15/12/2009 - BENDEN KAÇ OLURSA SEN OLMAZ...
 Şimdi beklentisine küsmüş çocuklar gibi,kazınmıyor bakışlarım
duvarlardan....
Tek başıma saklambaç oynuyorum bulunmaz bir hiçlikte...Ebe de ben sobe de...
Anlatıcalak ne kaldı ki ...sensiz her zaman biriminde geriye alıyorsam kendimi..
Ne vakit düşünsem gelecek beklentisini...Yapışkan geçmişim döve döve içeri alıyor beni...
Gece tüm karanlığıyla gelirken üstüme üstüme,kaçıncı sayışta uyuyabilirim...bir rüya olsun sensiz...
Biliyorum matematik çizelgelerini...kendime denedim..
anladım ..benden kaç olursa sen olmaz..sonsuza akan bir ırmağın iki yakasıyız seninle...
sessiz ...derinden..aşınan..
kıyımı aşındıran sulara soruyorum seni...sen kuşsuz bir dal gibi dururken karşı kıyıda...
artık beklentisine küsmüş çocuk gibi,gözleri yatırıp dudaklara..
kendimce sana bir tanım aramaktayım...ilk günaha ve son davete gün içirdin..
böyle sevdirdin bana ateşi...ve sonra ölüm koyusu bir sonla o sırra üşüşen sendin..
bense ilk kurşunda vurulan bir asker gibi kalakaldım kanlı meydanlar ortasında...
artık gelmeyecek trenleri bekliyorum ıssız grisinde peronların...
sabır tesbihleri yapıyorum mahpushane işi..
çekiyorum...susuyorum...susacaklarım bitmiyor..
yüreğime diktiğim bunca umut çiçekleri...çektiğim bunca hasret...sözcükleri yaza-çize ertelenmiş baharlardır yazdığım ..örselenmiş düşlerim saçak altlarında..
pusuda bekleyenler var...çattım kaşlarımı...dışarı çıkamam...çıkamam dışarı çatık kaşlarım var..
al işte veriyorum: bunlar örgütsel dökümanları aşkın..
bedeli ödenmiş...yarım kalmış ...ölümcül bir sevda....
Kahraman TAZEOĞLU
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : beklentisine,küsmüş,çocuklar
|
14/12/2009 - Faili/ne meçhul cinayet

Bir cinayet işlendi. Katil kesin olarak biliniyor. Öldürülen ortalıkta görünmüyor. Öldüren öldürdüğünün farkında değil. Öldürülen öldürüldüğünü bilmiyor. Cinayet kesin. Faili meçhul değil. Failine meçhuldü cinayet.
*
Bir cinayet işlendi. Katil özellikle kurbanının uzakta olduğu zamanı kolladı. Cinayet işlendiğinde kurban çok uzaklardaydı. Öyle olması gerekti, yoksa cinayet işlenemezdi. Olay mahallinde ceset bulunamadı. Bir ceset hiç olmadı. Failine meçhul değil sadece. Kurbanına da meçhuldü cinayet.
***
Bir cinayet işlendi Gizli saklı olmadı cinayet. Tanıkların toplanması gerekiyordu önce. Yoksa, cinayet işlemeye değmezdi. Tanıklar da cinayete katıldı. Cinayet tanıkların gözü önünde işlendi. Sadece öldürülene gizli saklı kaldı. Tanığın sanık kadar suçlu olduğu bir cinayetti. Tanıklarıyla meşruydu cinayet.
***
Bir cinayet işlendi. Katil kurbanı seviyordu. Aralarında hiç husumet olmadı. Düşman değillerdi. Kardeş biliyorlardı birbirlerini. Sevdiği için öldürdü. Cinayetin tanıkları da kardeş biliyordu kurbanı. Sevdikleri için katıldılar cinayete. Öldüren niye öldürdüğünü bilmiyor. Öldürülen niye öldürüldüğünün farkında değil. Sebebi meçhuldü cinayetin.
***
Bir cinayet işlendi. Katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Katledilen yaşıyor. Ölen yok gibi. Öldüren de yok. Şikayetçi yok. Aranan yok. Polis peşinde değil katilin. Savcılar dikkate almıyor cinayeti. Yargılanmıyor failler. Vicdanlara meçhuldü cinayet.
***
Bir cinayet işlendi.Katil pişman değil. Severek öldürüyor. Öldürdüğüne seviniyor. Öldürülen de sevildiğini biliyor. Sevildiği için öldürülmeye razı oluyor. Katil defalarca öldürüyor. Maktul defalarca öldürülüyor. Öldüren öldürdüğüne doymuyor. Öldürülen öldürüldüğünü duymuyor. Kulaklara meçhuldü cinayet.
***
Bir cinayet işlendi. Suç aleti bulunamadı. Kesici delici bir şeye rastlanmadı. Hiç silah patlamadı. Ne kan izi kaldı ne barut kokusu. Katil, nefesiyle bıçakladı kurbanını. Hiç kan akıtmadı. Kurban dille damakla vuruldu. Teninde tek bir çizik olmadı. Gözlere meçhuldü cinayet.
***
Bir cinayet işlendi. Katil yargılanmadı, ayıplanmadı, suçlanmadı. Maktule acıyan olmadı. Ağlanmadı. Güle oynaya dolaştı dostları arasında. Asıl ölen katil oldu. Maktul hayatta kaldı. Cinayet süsü verilmiş bir intihardı. Kınayanlara meçhuldü cinayet.
***
Bir cinayet işlendi. Katil her cinayetten sonra sevindi, belki de sevildi. Seçtiği kurban en sevdiğiydi. Sevdiğini söylediğini seve seve öldürdüğünü herkese söyledi. Pişman olmayı beklemeden, bir başka cinayete daha yöneldi. Seve seve seri katil olmayı kabul etti. Kurbanlarının sayısı arttıkça itibarını artırdığını sandı. Alkışlandı. yüceltildi. El üstünde tutuldu. Cürmünü açık ettikçe, aklandı. Sırdaşlara bile meçhuldü cinayet.
***
Cinayetin tek sebebi kardeş olmak. Düşmanlarını öldüremiyorsun bu cinayette. Birbirlerini sevenler fail ve kurban oluyor. Hasımların fail olması ya da kurban seçilmesi mümkün değil. Dostların ve kardeşlerin gıybeti yapılır ancak. Kardeşini öldürmek için uzaklaşmasını bekliyorsun. Onun hiç duymadığı bir köşede, ona hiç duyurmayacak tanıkların huzurunda işliyorsun cinayeti. Kardeşini öldürmeyi, hem de tanık kardeşlerini de seve seve suç ortağı edecek kadar planlı bir şekilde öldürmeyi seçtiğin halde, canını yakmak istemiyorsun. Dişlerini geçirirken etine, sözlerinin keskin ucunu batırırken göğsüne, nefesinle yırtarken tenini, karşı koymasını, bağırıp çağırmasını arzu etmiyorsun. Olabildiğince sessiz gerçekleşiyor cinayet. O kadar ki bu sessizlik; kardeşin kendi etini dişlediğini hissetmiyor bile, bedenini yağmaladığını asla bilmiyor. Öldürüyorsun ama öldürdüğün kardeşin bundan haberdar olmuyor. Kınanmıyorsun. Ayıplanmıyorsun. Aranmıyorsun.
***
Gıyabında, yani yokluğunu kollayarak, yani işitmediğinden emin olduğunda, kendisine bildirilmeyeceğini garanti bildiğinde, kardeşin hakkında söylediğin doğru şeyler, kardeşini öldürüp cesedini dişlemiş gibi iğrenç bir cinayet. Cinayetine ortak ettiğin diğer kardeşlerinle birlikte, hayalini hep birlikte önünüze koyuyorsunuz gıybetini ettiğin kardeşinin. Yüzü orada hayâlen ama sen "yüzü olsa söylerdim!" kalkanıyla ayıplanmaktan korunarak kardeşinin ayıplarını bir bir sayıyorsun. Bir ölü gibi, yüzü var ama tepki vermiyor sana kardeşin. Yüzünü hep birlikte hatırlıyorsunuz; ağzı var, dili var, yanağı var, gözleri var, elleri var hayalinizde. Ama sen "yüzüne de söyledim" diyerek, sakladığı ayıplarını, gizlediği kusurlarını, pişmanlık duyduğu/duyacağı günahlarını bir bir ortaya döküyorsun. Ne itiraz ediyor sana diliyle ne gözleriyle sitem yolluyor ne de etini oradan buradan kopardığınız halde elini kaldırıyor. Aslında, bir kardeşinizin gıybetini birlikte ettiğiniz kardeşlerine de "Siz de beni bir ölü gibi dişleyebilirsiniz yokluğumda..." diye mesaj veriyorsun. Kendini de öldürüyorsun; bilmeden. Aslında, bir kardeşinin gıybetini birlikte ettiğiniz diğer kardeşlerine "Yokluğunuzda ben de sizi bir ölü gibi dilim damağım arasına alıp ayıplarınızı sayarak dişleyebilirim" diye tehditler gönderiyorsun. Yeni kurbanlar buluyorsun kendine; bilmeden. Yeni yeni kurban oluyorsun sonraki cinayetlere.
***
"İçinizden ölü kardeşinin etini dişlemekten hoşlanan biri çıkar mı hiç?" [Hucurat, 12] Hiç yakışır mı bize?
***
"İğrendiniz değil mi?" [Hucurat, 12] İğrendim mi?
***
Bir iğrençlik kendisiyle iğrenebilen vicdanlar arıyor kendine...
Senai DEMİRCİ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : suç,pişmanlık,meçhul,tanık,sanık
|
14/12/2009 - Niye ben?

"NEDEN BENİM başıma geldi?" Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu. "Niye ben?" Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler. Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki... Benim değil, "öteki"lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan. "Ben" dediğimiz dokunulmazdır. "Ben" öyle sıradan değil(im)dir. Olağan bir kaza haberinin o hep bildik "ölü sayısı" arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam "ben". Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye "ben"im o "biri"?
"Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?" "Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?" "Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?" "Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?"
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o "şey" geldiğinde. Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: "Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!" Her şey ve herkes "başka"laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların "Baba!" dediğinde ömür boyu cevap alamayacak. Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir "başkası" dahasın başkalarının gözünde. Bir "başkası"nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir "başkası" olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini. Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde? Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
Bak işte, ölen "ben" de olsa, "ölenle ölünmüyor"muş. Hayat devam ediyor "ben"siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! "Olsa da bir olmasa da bir"mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru: "Neden başkası değil de ben?" Daha açıkçası: "Niye ben seçildim?" "Ne isteniyor benden?" "Hak etmedim ben bu 'ceza'yı!"
Hadi itiraf edelim: Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz. Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz "kader"i takdir edenledir. Yani Yaradan'la karşı karşıya gelir aklımız. "Ben"i Vareden'e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz. "Ne istedin benden?" "Benim ne suçum vardı ki?"
Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur. "Ben" kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama "kader mahkûmu" oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama "n'edersin kaderime yazılmış" deyiverir, sıyrılırım. Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere "mahkûm" eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını "kader"in hesabına yazdıran olmaz.
İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam "Niye ben?" sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, "Niye benim başıma geldi?" diye sızlanmak yok. "Başkaları"nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, "Niye ben hayatta kaldım?" diye hesap sormak yok.
Değil mi?
Farkında değilim ama... Ben bana "ben" diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! "Ben"i bir "başkası" da olabilecekken "ben" diye seçip Vareden'e hiç minnet duygum olmayacak mı? Pekâlâ başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ başkalarının "başkası" diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir "yok" olabilirdim. "Yok" olduğunun bile farkında olunmayan bir "şey"dir "yok"luk... Ben "ben" olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? "Ben" olmayışıma yanabilir miydim?
Ama hayret! "Ben" varım, var edilmişim. Varlığım yokluğuma "ben"den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile "ben" olmayı hesap edemezken, "ben" diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim.
Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor. Meğer "biricik"mişim ben. "Bitane"ymişim beni "ben" olarak seçenin nazarında. Nasıl oluyor da, ben bana "ben" diyebiliyorum? Ya, ben bana "ben" diyemeyenlerden olsaydım? "Sen" diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım? Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim? Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?
"Niye ben?" diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım "ben" sayesinde sorabiliyorum... Ne garip? Hiç yoktan kazandığım "ben"imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım. Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım "ben"imle kendimi alacaklı sayıyorum.
Asıl sürprizi görmüyorum: "Ben" bana sürprizim. Hiç ummamıştım "ben" diye/bilineceğimi... Hiç beklemiyordum "ben" diyebilenler arasına seçileceğimi... Ben beni "ben" bilmeseydim, ben "ben" olamayışıma ağlayabilecek miydim?
Ben şimdi burada soruyorum kendime:
"Niye ben?"
Senai DEMİRCİ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : musibet,yasam,kader,ben,aşk
|
14/12/2009 - TUT

Son kaya iniyor kuyu aydınlanıyor
Ses insanın derinlerde parlayan
Son isyan denemesi oluyor güzel
İçimde yaman tutuk bir şair doğuyor
Tut elimden
Dosta düşmana karşı bir iyi konuşayım
Tut
Kulede saat kırılmasın
Geyikler sağır
Rüyalar boğuk olmasın
Son kıral ağlıyor, üstünde son kuş yoruluyor
Halkın kayıp annelere karşı saygısı yok
Tut elimden
Düşen tüyleri toplayalım
Tut
İsimsiz çocuk ağlamasın
Kuyuda ışık sönmesin
Kırk oda içiçe dönmesin
Halayıklar sağır
Dualar boğuk olmasın
Son insan yürüyor
Tut elimden kaçalım
Kaçalım kaçalım
Bizi kimseler görmesin
Arıyanlar bulmasın
Tren duvarları sarsmasın
Yürek bu kadar hızlı çarpmasın
Kan böylesine hızlı akmasın
Askın kulakları sağır
Sesi boğuk olmasın
Sezai Karakoç
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : tutuk,isyan,rüyalar,sağır
|
14/12/2009 - VE MONNA ROSA

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...
Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.
Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da Monna Rosa, taş bebeği bıraktık.
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.
Sana tavuskuşunun içime girdiğini
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...
Sezai KARAKOÇ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : monna,rosa
|
14/12/2009 - MONA ROSA II-ÖLÜM VE ÇERÇEVELER

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Gece kar yağacak sabaha kadar.
Toprakta et, kemik çıtırtıları...
Yarı ölüleri bir korku tutar
Değince bir taşa kafatasları.
-Ölüler ki yalnız tırnakları var,
Ve yalnız burkulmuş diz kapakları...-
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor altın saçları
Uğrunda ölünen güzel kızların...
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Çocuklara açar mağaraları
Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.
İlân-ı aşk eden dil balıkları
Aşina suları çabuk terkeder..
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Bakıyor ateşe, küle böcekler.
Köpekler parçalar kanaryaları,
Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.
Baykuşlar ötüyor harabelerde;
Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.
Bir kaza kurşunu bulur her yerde
Süvarisiz şaha kalkan atları...
Bir ruhun ışığı vardır göklerde,
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Ötüyor baykuşlar harabelerde.
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.
Bekledi arzuyla karanlıkları
Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Ta içinde duyar ani bir ağrı,
Bir hüzün şarkısı tutturur gider
Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.
Bir neşe şarkısı tutturur gider
Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;
Kurşunlar sıkılır göklere doğru,
Serçe yavruları yuvada titrer.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı...
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
İnce yelkenleri alıyor yeller.
Titretir kalpleri ve bayrakları
Gemiden toprağa uzanan eller.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gizli hazineler, su yılanları...
İnce yelkenleri alıyor yeller;
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.
Beyaz pelerinli hür tayfaları
Kendine bağlıyor siyah kediler;
Titriyor gönüller ve kara bayrak,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gemiden toprağa uzanan eller
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı,
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...
Sezai KARAKOÇ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : lambalar,yanıyor sarı
|
14/12/2009 - BEN KANDAN ELBİSE GİYDİM HİÇ DEĞİŞTİRSİNLER İSTEMEZDİM

Kendinden birşeyler kattın
Güzelleştirdin ölümü de
Ellerinin içiyle aydınlattın
Ölüm ne demektir anladım
Yer değiştiren ben değildim
Farklılaşan sendin
Sendin bana gelen aynalarla
Sendin bana gelen sendin
Artık ölebilirdim
Bütün İstanbul şahidim
Ben kandan elbiseler giydim
Bundan senin haberin var mı
Sezai KARAKOÇ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ölüm,istanbul,anladım
|
12/12/2009 - Susmaya Ne Dersin...

Söyleyecek hiçbir şeyin yoksa, susmaya ne dersin?
Söyleyecek sözü olanları dinlemeye, anlamaya ne dersin?
Kitap sayfalarının arasında dolaşmaya…
Kâinatı okumaya…
Suratını okşayan rüzgârı, saçlarını ıslatan yağmur damlasını, ayaklarındaki kum tanelerini hissetmeye…
Güneşin batışını, hayata dair anlatacakları olan bir filmi, yıldızları, uzaklaşan bir gemiyi izlemeye…
Hastanedeki hastaları, cezaevlerindeki mahkûmları, kabristandaki mezar taşlarını görmeye…
Yollardaki bir taşı, bir düşeni, bir kendini kaybedeni kaldırmaya ne dersin?
Biraz düşünmeye, geçmişe, geleceğe gitmeye…
Sorular sormaya, hayata, kendine, dünyaya dair…
Kafa yormaya, hep ertelediğin konularda…
Bir cevap bulmaya, bir cevap veren bulmaya; içinden çıkamadığın problemlere dair…
Söyleyecek hiçbir şeyin yoksa, söyleyecek bir şeyi olanlardan bir şeyler öğrenmeye ne dersin?
Bugüne kadar söylenmiş sözlerin üzerinde durmaya; kiminin altını kırmızı, kiminin mavi, kiminin siyah kalemle çizmeye; kiminin üstünü çizmeye, kimine bir harf, bir kelime, bir ünlem eklemeye ne dersin?
Yeni bir şey söylemeyeceksen, daha önce söylenmiş sözleri bu kadar yüksek sesle, bu kadar kendi keşfinmiş gibi bağıra bağıra söylememeye ne dersin?
Kendini biraz hesaba çekmeye, cevaplarının doğruluğunu kontrol etmeye, hatalarını kabul etmeye…
Biraz bozmaya ezberlerini…
Biraz değiştirmeye kurduğun cümleleri…
Teslim bayrağını çekmeye…
Yeni şeyler öğrenmeye…
Yeni şeyler söylemek için susmaya…
Ama susarken de içine hiçbir ima katmadan, sadece susmaya…
Bir şey biliyormuş gibi değil. Kâle almıyormuş gibi değil. Kendini ağırdan satıyormuş gibi de değil. Gümüş olan söze tercih edilesi bir altın değerinde olduğundan hiç değil…
Daha yolun başındaymış, daha öğrenecek çok şeyi varmış, söyleyecek hiç ama hiçbir şeyi yokmuş gibi susmaya…
Bir “Konuşursam yer yerinde oynar havasında” değil. “Fırtına öncesi sessizlik” gibi de değil. Sesini akort ediyormuş gibi hiç değil.
Söyleyecek sözü olmayan herhangi bir insan gibi…
Susmaya ne dersin?
Murat Çetin
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : kainat,hayat,ertelemeler,dünya
|
12/12/2009 - Susuyorum

Günlerden Cuma Yine karanlık bir gece Susmuş her yer, nefessiz Sensiz köşeler isteksiz... Hayallere dalıyorum Düşlerken seni Düşlenmediğimi biliyorum... Sen benim kıyamadığımken Can kırıkları sözlerin kalbimi parçaladı Sen bütün hesaplarımın sonucu iken Veda kokulu mısraların yüreğimi hançerledi
SuS eriyorum….
SeNsizliği dinlerken Yavaş yavaş tükeniyorum Yok, olurken yokluğunda Sevda kokulu aşka küsüyorum Susuyor dipsiz sohbetler Yüreğimin sol sızısı sızlıyor... Dualarım gök kubbede inlerken Adına şiirler yazdığım can sevda susuyor
susuyorum, SuS
Susuyor mevsimlerin yedi iklim baharı, Gözelerimde yedi renk gül soluyor Dilimde söz, dargın yüreğim buz kesiyor, Şarkılar, şiirler, masallar suskun kalıyor
Hüzünlü bir şarkı çalıyor kulaklarımda İnceldiği yerden kopuyor söz mısralarda Bitmeseydi, gitmeseydin olmaz mıydı diyorum
Susuyor, susuyorum, sus kalıyoruz...
Sessizim can çekişen sevdaya şarkılar, şiirler sensiz Zehir zemberek cümlelere inat Çığlık çığlığa sus soluyorum
Suskunluğum boynunu büken güllere Gücenmiş şarkılara, kanayan yüreğe Hediye ettiğin kalp ağrımın sızısına Senin için yazdığım masallarıma İşte sustu aşk, sevgi, sabır Ağıt, feryat, gözyaşı sustu Yarım kalan mutluluk sustu Artık mutlu ol, dinle suskunluğumu
Ey… Özgür kelebek Kalp yarıma selam söyle O'nun mutluluğu, huzuru için Susuyorum, suskun kalıyorum
SuStum…
SuSKuNluğuma da
SuSuYoRum...
Alıntı
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : susuyorum,sustum,sus
|
11/12/2009 - Ağlayabilir miyim gönlüm?

Ağlayabilir miyim gönlüm? Müsaadenle.. Şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi... Günaha batan tüm kirliliğin ile... Ağlayabilir miyim?
İzin ver lütfen... Şöyle inceden yağan yağmur masumiyeti gibi... Öylesine ama ölesiye... Bu can çıkana kadar bedenden...
Nefsimin nefesi kesilesiye... Pembe güller mor menekşelere düşesiye... Sol yanımın ateşi yükselesiye kadar... Kendi omzumda kimseciklere yük olmadan, Ağlayabilir miyim?
Şemsiyem önümde gökyüzünün ağlama isteklerime mukabele etmesini beklerken, Karşımda duran ihtiyar dağın ardındaki gün boyu tebessüm eden güneşi kaçırmış gibi... Dizlerimin bağını çözen sahtelikleri anlatırken kalem kırmış gibi... Yabancılar içerisinde bulunan tek dostu terk etmiş gibi...
İç çeke çeke... Düşürebilir miyim küskün damlaları elime... Sonra da hiç ağlamamış gibi, Hiç hissetmemiş gibi acizliğimi... "Bir şeyim yok"larla tekrar katılabilir miyim? Ağlamayı bile çok gören kendi kalabalığıma, Ve... "Bu son" diyecek kadar vefasız olabilir miyim? Gözyaşlarıma...
HÜMEYRA ÖZDEMİR
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : gözyaşı,nefis günah
|
11/12/2009 - Yürüyüş

AYAK SESLERİNİ dinliyorum. Yuvandan, dostlarından, akrabalarından bir lâhza huzur kalmadı ya sana. Uzun bir çöl yolculuğunu göze alıp düştün yollara. Bir belki uğruna. Yorgun argın girdiğin şehirden selamını bile almadan kovdular seni. Yorgun ayaklarından kan sızarak girdiğin bağdan Müslüman olmuş Addas’ın buruk sevinciyle çıkışını düşlüyor ve dağlar meleğinin teklifine verdiğin unutulmaz cevapla anıyorum seni. Hem hayret ediyorum, hayran hayran. Bunca çileye rağmen koca Taif’ten, bunca emekten bir köle Addas mı demeden ve düşmeden canının derdine, hatta davanın derdine... Öyle ya davan için öyle üzgün olabilirdin ki, gözün görmeyiverirdi bir köleyi. Anlattın tane tane ve davet ettin dinine. Gökler ve yer senin vereceğin bir cevaba bakarken, sen bir kölenin gözlerinin içine bakıyordun, yorgun.
Ayak seslerini dinliyorum. Müslümanların ilkini yitirmiş bir hüzün. Eşlerinin ilkini, yavrularının annesini, koruyucunu, destekleyicini, dert ortağını, can yoldaşını, Hatice’yi. Bir hediye gibi toprağa bırakıverip dönüşünün ayak seslerini. İlklerin ilki sensin, ikincisi Hatice. Hatice bir sana değil, ümmete dayanak; bir sana değil, ümmete iftihar; bir evlatlarına değil, ümmete ana. Haticetü’l-Kübra ilk kez yok yanında, adımların daha yavaş sanki, bitkin.
Ne güzel çocuktun sen. Hep farklı, hep iftihar edilen. Sofraya oturmadan yemeklere el uzanmayan, o doymadan tok olunmayan.. Ne güzel varisti Ebu Talib. Ne hoş tuttu seni. Çocukluğunda nasıl üzerine titrediyse öyle durdu arkanda en zor yıllarında. Sen bir eline güneşi verseler, bir eline ayı, dönecek değildin ya, ama kıyamazdın sevgili amcana. Çırpınışların, ağzından duyacağın bir şehadet cümlesi için. Ve son nefesini verirken sevgili amcan, henüz Müslüman olmamış diğer amcan Abbas, vallahi onun ağzından senin söylediğin cümleyi işittim dediğinde, “ben duymadım” deyişin. Nasıl can yakar, içim parçalanır bu cevabından, nasıl da mahzun, sessiz tevekkül edişin.
En büyük dayanaklarından birini daha toprağın bağrına bırakışın, bilinmezlikle dolu şekilde hem de. Ve ağlayışın. Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin derken. Üzerine artık korkusuzca saldıran düşmanların sevinç içinde gülerken.
Zaten boykottan zayıf düşen bedenin ve hüzün yılında gezinen sessiz ayak seslerin.
Kâbe’nin hatim kısmında tesbih eden bir hüzün bulutu gibisin. Sessiz. Halin duaya durmuş, yorgun bedenin uyumuş. Gözlerinden daha az siyah ve sukutundan daha sessiz bir gece, Mekke’de. Kulluğun sultanısın, her halinle kulsun sessizce uyurken ve velayetin en yüksek makamına çıkacaksın birazdan. Nebilerin en yüksek makamındayken...
Cebrail belki her zamankinden mutlu, belki bir yıldır gülmeyen yüzün sevinçle aydınlık. Cennet hızıyla billur uykuna dokunuyor kanatları, kalk yâ Rasulallah! Semada melekler seni bekler, alaya alınan sözüne hasret, göklerde seni bekler peygamberler, taşlanan yüzüne hasret. Rabbin seni bekler, levlâke levlâk sırrına mazhar efendim, şeytan kaçacak delik arar, sen insanlığın övüncüsün, senin kulluğun açıyor gök kapılarını, işte edeple süzülüyorsun..
Burak senin için, Refref senin için. Kudüs sana nazır, sen tüm nebilerin önderisin. Yüzyirmidört bin peygambere imam olur, Cebrail’in yandığı yerlerde ceddin İbrahim gibi serin ve selametli gezinirsin. Bineğin aşktır, nişanın edep. İmanın nurundur, nurun kainata eş.
Yerde elinin bir işaretiyle kamere bir elif çizdin ya, ümmi efendim. Şakk etti ya kamer nurdan parmağının işaretiyle. Arzdakilere gösterilen en büyük mucize, senin elinle.
Şimdi sema ehli bekler seni. En büyük mucizeyi. Sıra sema ehlinde, bu gece Mirac gecesi.
Yaratılmışların varacağı en yüksek yerdesin, çıkılacak son noktaya ermişsin. Rabbin seni katına alıvermiş, seni rahmet olarak indirdiği arzdakiler kör ve nankör olmuş diye. Hüzün yılından velayet devşirmişsin, gökler seni teselli etmede.
Gözün şaşırmadı, hak olduğun kadar hak gördüklerin, haber getirdiklerin, senin kadar hak ve sıddık ümmetin.
Seni üzdüler, yalanladılar, eziyet ettiler, iftira ettiler, öldürmek istediler. Hem cehaletin cehaletini unuttuğu bir devirdesin. Daha hicret yok görünürlerde, Hatice yok, Ebu Talib yok, sana iman eden birkaç kişi, kavminin en fakirleri... Biliyordun belki de, bu mucizeyi haber verdiğinde söyleyeceklerini.
Ama sen kundağında “Ümmetî” diyensin. Bırakmadın bizi. Yüceler yücesine ulaştın, cennet ayağının tozuna kurban sana hayran bekledi, bekledi.. Rabbin senden razı, sana en güzel selamı, en büyük mucizeyi verdi, sen terk etmedin bizi, ümmeti ümmeti..
Yatağın soğumadan dönüverdin gece yolculuğundan. Sıcak çöllere, yalancı ve düşman akrabalara, şimdi ırak olmuş eski dostlara, iman edenlerin zayıflıklarına bakmadan, cenneti bırakıp ardında, Allah’ın selamını üzerimize yayıp, geliverdin yine. Çıktığın yolu açık bıraktın hem de. Bir merdiven getirdin bize, adı namaz olan.
Peygamberliğinle değil, kulluğunla çıktın o yüce mertebeye. Çok bedel ödedin ve sınandın. Öyle olmasa, son peygamberdin sen, kim çıkardı açık bıraktığın merdivenden. Ümmete miracı hediye eden senin kulluğundu efendim. Ümmete olan düşkünlüğün.
Şimdi asırlar sonra gözlerimiz semada, alnımız secdegâhımızda, ayak izlerini takip etmeye çalışıyoruz. Seni anıyoruz, ağlar gibi anıyoruz. Hüzün yıllarımız bitmiyor, Kudüs yetim, imanımız öksüz.
Her miraç gecesi ayak seslerini hayal ediyoruz. Hüznünü ve sevincini anıyoruz. Makamının yüceliğini, kulluğunun mükemmelliğini. Ümmete olan sevgini ve layık olamayışımızı, açık duran gök kapılarını, asılı duran merdivenleri hep ıskalayışımızı.
Hâlâ seni bekliyoruz sultanım, o yorgun ayak seslerini dinliyoruz, seni umuyoruz Rabbimizden, bizi terk etmediğinden.
Miraca senin yolundan, senin uzattığın elinle ulaşmayı umuyoruz sevgili, gece yolculuklarımızın ucunun hep sana, hep sana varmasını... Yıllardır süren hasretimizin bittiği Mescid-i Aksa’da ümmete imam olmanı. Karanlık gecelerimize tuttuğumuz kandilin nuru sensin çünkü; hüznümüzün ilacı sen.
Nuriye Çakmak
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ayak,sesleri,gül,sevgili,mirac
|
11/12/2009 - Melekleri Ürkütmeden

“İnsanlar ikiye ayrılırlar: Başkalar için yaşayanlar, başkaları sayesinde yaşayanlar. Sorun olanlar, çözüm olanlar... Ümit kıranlar, ümit verenler... Dert üretenler, deva üretenler... Şikayet edenler, çare bulanlar... Aynı havayı soluyan, aynı sıkıntıyı yaşayan, aynı sevince ortak olan iki insandan biri dert küpü olur çıkar, diğeri deva küpü. Biri şikayet üretir, öbürü çare. Biri yük olur, öbürü yük taşır. İç dünyalarında düğümlenir bütün iş.. Afâki âlemden kopup gelen her mâlûmat, her olay, her keyifiyet, bizim ruh dünyamızı, zihniyet dünyamızı, gönül iklimimizi nasıl ve neye göre biçimlendirip işlettiğimize göre dönüşür, değişir. Ağaç olmalı her insan... Ağaç gibi olabilmeli her mü’min. Müslüman müslümana kötülük etmemeli... Kötü ortamı mazeret belleyip dönüşmemeli... Bilakis, dönüştürmeli. Ağaçlardan ders almalı. Karbondioksit aldığı ortamlardan bile oksijen üretmeli... Ve ağaçlar misali, birbirine bakmalı, birbirine destek olmalı... Orman olmalı...”
Metin Karabaşoğlu
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : insanlar,sorun,çözüm,ümit
|
10/12/2009 - Çaresizlik çığlığı

ÇARESİZLİK, ACZ dua çığlığını doğurur; fakr, nida dağlarını yükseltir... Hiçbir şey yapamamanın, hiç olmanın sesidir sessiz çığlık; arşa yükselen dualar yere yerleşen yokluktandır… Varlıktır dua; duadır Vacib-ül Vücud’a götüren…
Ne ehemmiyet var, ne kıymet var, ne de varlık var duasızlıkta… Yüreğin sızı sızı akışıdır dua gözyaşları; içinde yaş ve kuru her şey olan Kerim Kur’an öyle der: “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var.”
Saatlerce konuşmak, sayfalarca yazmak; içinde kederden düşen bir dua yoksa ne kıymeti var, kıymet bilenler ondan bir şey bulamaz…
Çiğ sözlerin çığ gibi savrulduğu, lapa lapa sahte lafızların yağdığı söz yangınlarında; hikmet nerededir, irfanı bulmak mümkün mü, muhabbet hangi dağın ardında, uhuvveti gören var mı?
Dua denizi ubudiyetle buharlaşmayı bekliyor; berekete yüklenmek isteyen bulutların acelesi var, imanla sulamak yeniden diriltmek istiyor yüreğin yeryüzünü… “Semavat ve arz ne ile ayakta duruyor” u soruyor akıl, idraki zorlarcasına…
Taze taze açmak, renk renk donanmak istiyor sevmek hissi, kardeşlik hassası; ölsün istiyor ümitsizlik, kin, kibir, nefret, hased, hırs… Doğsun diliyor diğergamlık, vefa aksın ırmak ırmak; hikmet balıklar yüzsün derin denizlerin diplerinde, Yunus nidalarla çınlasın kalbin kulakları…
Hiçsizlik hiç de yokluk değil; varlığı gösteren hakiki bir ayine… Dualar olmasa Rahmet tecellileri nasıl müşahede edilir kullarca… Çaresizlik çağırmasa duayı, ehemmiyetimiz nasıl anlaşılır?
Dünyalıların daveti dünya kadardır; kısa, sıkıcı, boğucu, daraltıcı, elemli, kederli… Sonsuzluğun sahibinden dökülen ve yine ona dönen ışık huzmeleridir dua; sonsuz saadete ulaştıran, kedersiz kavuşmalara ileten… İlleti, o emretmiştir, neticesi rıza, saadet-i dareyn…
Küçük kırılmalar da bile onu hatırlamak ve dua ile anmak; basit işleri bile ulvileştirir, beşeriyetten abdiyete çıkartır… Ayakkabının bağının çözülmesini bile keder bilip “İnne lillahi ve İnne ileyhi raciun” demek ne güzel bir zikir; cenneti ve cehennemi ayakkabıların bağı kadar yakın görmek ne yüksek bir tefekkür, ne âli bir haslet… Hayatı böyle diriltmek duasıyla…
Çözemediği dertlerini gecenin koynunda dua dua diye arşa açmak; hangi kapıyı açmaz, hangi dağları düzlemez; cennet ona niye âşık olmasın?
Küçücük kalp kırılmalarından, büyük kederlere; dua bahçesine çağıran nidacılar; kalp buna icabet ederse itminana erişecek, değilse de dikenli yolculukta yokluk çığlıkları atacak.
Hüseyin Eren
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : Dualarımız,olmasa,çaresizlik
|
9/12/2009 - Kör/ebeyim Suçüstü Yumdum G/özümü ...

Daha sabaha kaç karanlık eklemeli ey adı yar olan ?
Düşüşümü bilin diye gözlerinizin önünde yığıldım
- ‘topla kendini kan görmeden aşk olmaz ’ – dediniz.
Peki tutup yüreğimin mahrem köşelerinden kalkmayı öğretecek yar değil miydi isminiz?
Afedersiniz çünkü düşünce/sizdim…
Islayıp serçe parmağını topluyorken içlenmelerini
örüklü dilinin kurdelaları hiç boylanamayacağım paltonuzun iç cebinde mi gizli?
Lütfen pişirin içimde çöreklenen bu çare/sizliği sizi taşıyorum!
Ağzı gevşemiş bir mahfi keseyken yürek
söz gümüşü lutledin gözlerime inen geceye.
Ağlak mevsimlerin ısladığı eğreti taşlık manastırın kıyısına çıkartıp asmışsınız içinizden arta kalanları.
Kendimi t/uzağınızda buldum.
Uzansam edebi uykulu bir düş(üş) ardınız.
Ardıma yürütsem hıçkırıkları size sırt çevirmek her adımda çift çelme.
Hem ne çok sakarım bilirsiniz sizi de yanlışlıkla sevmiştim!
kör/ebeyim suçüstü yumdum gözümü…
Size yazmak mecazi fıtratların asil debdebesiydi özendim.
Uzun zamandı…
Yol iz yoktu. O zamanlar aşındı gönlümün felahının eşiği.
Gözlerinizin önüne döktüm tüm sağırlığınızı.
Kanım akmazdı uğultum kesse nefesimin şakağını.
Özledim de… Gel(me)diniz.
Peki ya saçımdan topuğuma yoklayan ölüm siz değil miydiniz ?
Afedersiniz…
Ben sizi üşüyorum. Elleriniz cebinizde ya hani rüzgarın yari misiniz?
Gözlerimi bağladı ne çok tebdil-i suretiniz.
Evvel solumdan geçmişsiniz bilesiniz..
G/özlediniz ne çok gel(e)mediniz..
Siz en çok (t)uzaktan (g)özlemeyi mi bilirsiniz?
Yine aşka bağlanmak üzre dilimi çözün!
Heveslerimden tutun kaldırın beni nasıl olsa düşünce/sizim…
Düşümce siz.
Ah efendim bir bilseniz içimde ne çok değer/sizsiniz!
Üsküdar’ın endamı kime sanıyorsunuz?
Baksanıza
denizdeki aynalara göz süzerken siz.
Sözlerimi dize getirin dergahınızda daim aşka talibim.
Defettim bariz isyanlarımı dilimi üfledim de eşiğinize geldim.
Ben ki na-reften sürülen pejmurde bir derviş aşk adına yolu geceye vurdum.
Gece ki öz aşkın döşeğinde inzivada...
Tesbih tesbih çekiliyoruz aşk/la otuzüç boncukta bir eksiksiniz!
Yan/sızım…
Heybemde kaybedeceğim hiç birşey’sizliğimle çıplak ayak dolanıyorummikâtınızda.
Ele verdim kendimi ele vermeyin beni!
Gidecek yanım çok ancak gözlerime Yusuf ‘un rayihasıyla gömlek sürenim yok!
Yok mu ensar bir yürek?
Hayli kalabalık çaresizliğim oysa bilin ki ezelinden mahzun bir muhacir(d)im.
sağım..
solum..
önüm..
aşk!
Yaradan’a işittirdim kapıyı açın!
Aşkın vahyinde hicretinize geldim…
Alıntı
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : Kör,ebeyim
|
9/12/2009 - DÜŞÜNDÜM...

Düşündüm… Hayata bir başlık atmadım…
Düşündüm… Ben ve hayat iki iyi arkadaşız.
Düşündüm… Hayata hep bir düşün değil;, binlerce düşün penceresinden bakıp gerçeğe hangisinin daha yakın olduğunu görmek gerekir…
Düşündüm.. Hayat gözlerimi açabildiğim kadar açıp en son noktaya kadar bakmak, sonrada yumup hiçbir şey görememek kadar kısa, hayat kısadan da kısa.
Düşündüm… Hayat kendimize yazdığımız mektupların genel adıdır. Gönderen kısmında ismimiz, alıcı kısmında adresimiz yazar.
Düşündüm… Aslında zaman, okyanusları besleyen su kaynaklarından bile çok daha hızlı akıyor.
Düşündüm… Aslında hayat, ölümün hep unutulduğu bir yaşama uğraşıdır.
Düşündüm… Aslında hayat, uyku ile uyanıklık, düş ile gerçek, yalan ile doğru arasında az sonra uyanacağımız anlık bir rüyadır.
Düşündüm… Aslında hayat, gözlerim kapalıyken bile görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken bile duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda bana bakan bir yüzdür.
Düşündüm… Aslında ölüm, birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun, dokunsam tutulacak kadar yakındır.
Düşündüm… Aslında kimse düşlerinin terkine uğramadı. Hayat zaten bir düş! Bir gün düşeceğiz toprağa ve hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız.
Düşündüm… Hayatıma iyi bakmalıyım. Çünkü o kendine küsse, kimse bana yeni bir hayat hediye etmeyecek.
Düşündüm… Yaşamak büyüdüğünden beri hayatı hep küçük gördü.
Düşündüm… Ölümün gözlerine yaşarken bakarsak oda bize anlamı olan sonsuz bir hayatla bakar.
Düşündüm… Ölüm sırası gelmeden kimse sıranın kendisinde olduğunu anlayamıyor.
Düşündüm… Ölüm isimlerimizin başındaki beylik sıfatları tanımıyor..
Düşündüm… Aslında ölüm, cevabı hep bilinen bir sorudur.
Düşündüm… Aslında ölüm, sevgilinin bize gönderdiği bir mektuptur.
Düşündüm.. Bilmek kadar insana acı veren başka bir karmaşa yoktur.
Düşündüm… Kolay anlatılıyor acılar, kolay yazılıyor kolay yaşanmıyor oysa.
Düşündüm.. Aynalara her bakışta yüzümdeki maskelerden gerçek yüzümü seçemiyorum.
Düşündüm.. Çok vefasızım, telefon rehberindeki dostlarımın sayısı bir hayli azalmış.
Düşündüm… Ben yoksam kimse yoktur.
Düşündüm… Omuzlarının üzerinde zirveye çıktığım insanlara sırtımı dönmemeliyim.
Düşündüm… Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum.
Düşündüm… Aslında ses sessizlikte anlam buluyor. Sessizlik her yerde konuşabilen ses oluyor.
Düşündüm… Aslında ben büyümekten değil, içimdeki sesi yitirmekten korkmalıyım.
Düşündüm… Ellerim kaleme, düşüncelerim kelimelere tutundukça yazmaktan ve okumaktan asla vazgeçmemeliyim.
Düşündüm… Renklerin mavisini seviyorum diye siyahlardan nefret etmemeliyim.
Düşündüm… En değerli an içerisinde bulunduğum andır. Çünkü az sonrasının olup olmayacağı bilinmezdir.
Düşündüm… Özgürlük bedeli gerçekten çok ağır olan bir mücevherdir. O yüzden herkeste bulun(a)maz.
Düşündüm… Boş vermek hiçbir şeydir. Hiçbir şey boş vermek kadar anlamsız değildir.
Düşündüm… Kalplerini yormayanlar düşüncelerimi çiğnediler. Cümlelerimin canı yandı.
Düşündüm. İnsan kendi yaşamının yağmurlarında ıslanma fırsatını kaçırmamalı.
Düşündüm.. Umut Kafdağı’nın ardında da olsa beklenmeye değer..
Düşündüm… En çok beklenen en beklenmedik anda gelendir…
Düşündüm Anlaşılamamak anlaşılır bir durumdur.
Nurdal Durmuş
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : Düşündüm,düşündüm
|
6/11/2009 - NE FAYDA

Seni anlatma arzusunda kelimeler vurup kaçıyor kalbime Seni taşıyan cümleler dökülse kağıtlara ne fayda, yoksun Güneş, her sabah yaşadığımı hatırlatmanın yersiz çabasında Sonuma taşıyor saatler, ömür bir kerelik, hayat senden yoksun
Her halim sensizliğimi aşikâr kılıyor, tarafımdan gizlenemeyensin Canım kanıyor, ağlasam ne fayda, sızlansam ne fayda Çaresiz, iman tazeliyorum çaresizliğimle, kader diyorum işte kader Yokluğunun orucundayım, senden yana nasibim keder
Şehrin aşk mağduru temsilcisi edecek beni yokluğun biliyorum Aklımı yitirdiğime dair söylentilerin sebebi sen olacaksın, Yazık, sevipte kavuşamamış bir adam diyecekler yüzümdeki sensizliği görenler Kaç bin geceyi gözlemeliyim seninle aynı anda aynı yıldıza bakmak için Medet umduğumuz yön hatırına, bir ses ver Allah için!
Hangi dua kaç bin kez okunmalı yollarını bana çevirmeye? Kaç yetimi doyurup, kaç düşküne el verdim Varlığım hüküm sürerken ve üstüme kapanmamışken rahmet kapısı Sen hangi kitaba sığdırıp benden böyle vazgeçtin?
Daha kaç gecenin nöbetini gözlemeli gözlerim Sorgusuz ve parolasız durma gel demeye hazırım sana Doldum dolacağım kadar, limiti yok bu özlemin Yaratılmış olma gayem varlığına özlem duymak mı?
Gittin! Aklım gitti! Müjdeler olsun artık deliyim! İbadet hükmü kaldırıldı varlığımdan! Yokluğundan meskûn mahallelerin yaşayan tek ferdiyim
Artık kendimden korkarım! Beni benden korusun Mevlam
Mehmet Ercan~~
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
4/11/2009 - SEN İYİ BAK KENDİNE...

Sesim yetişmedi sana, sustum. Hayatıma bir seni ekledim. Sen yokluğunla çoğalırken günlerimde, ben beceriksizce sana yürüdüm. Sesim yetişmedi sana. Ben sana yenilmek için sevdim seni. Hayallerime yakıştığın için sevdim. Ama artık gitme vakti. Duymadığın sesimi sana emanet ederek, acılarıma yokluğunu ekleyerek ve nereye gidersem gideyim seninle kalarak gitme vakti...Duam olup kalacaksın. Sevdikçe çoğalacaksın yokluğunla içimde. Kızma bana sitemkar yazıyorum diye...Küskünlüğüm inan sana değil. Söz dinletemiyorum duygularıma, yüreğime. Saatler seni sen geçmiyor. Selamını getirmiyor rüzgarın nefesi. Yollar yolumu sana bağlamıyor. Sen bırakma beni Şimdi sen bana beni ne kadar çok sevdiğini anlat. Gerçek-yalan farketmez. Giderken bunu duymak yaşatır beni ancak. Son iyiliğin olsun bana. Ya da sus ve git benden; ardına bakmadan...Düşlerimde son bahar artığı ümit ilmekleriyle, umutsuz özlemlerin terkisindeki çığlıklarımla, yağmur damlayan ellerimle, topladığım tüm güneşleri getiririm belki sana. Seni görmelere yanarken içim, seni bir daha göremeyeceğimi biliyorum, gölgesinde seni sevmişliğim olan bu şehirde... Her yalnız kalışımda, gece bana, ben geceye yoldaşlık eder; gece kelimelerimi hırpalar, kelime kelime kelimesizliğe düşürür beni. Aklıma gözlerin düşer, susarak çağırırım seni ben. Hasretle, aşkla ben iyi olurum. Sen iyi bak kendine..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
2/11/2009 - Kolayıma Gelmedin, Zoruma Gittin

| | “Yoldaşım! Zamanla unutulur bu kalleş kahır, diner acısı ayrılığın. Gidilecek uzun bir yolumuz var daha; senin için senden vazgeçebilirim. Bir boşlukta karşılaşmıştık ilk kez, bir başıma başka bir boşlukta da yol alabilirim. Haydi, beni bulduğun eski, yalnız sokağa bırak yine. Şimdi gitmek vakti… Biliyorum gitmek, bazen en çok kalmak. Ne olur; bu defa da giderken en çok kal ya da yanında en çok beni götür olur mu?” (A.Altunhan)
Bir kâğıda sığar mı bir yürek? Ya da bir yürek kadar büyük olabilir mi bir kâğıt? Daha sana yaralarımı göstermedim. Kaldı ki ben, Senden önce kendime tehlikeyim.
Üşüme diye çıkartmıyorum ceketimi. Astarında paylaşmıştık ortak bir aydınlığı. Gitmeseydin gözlerimin içinden okuyabilirdin adını.
Biriktirme unutacaklarını! Oyuncak tabancalar kadar yalan, Hüzündür yakama iğnelediğim yamam. Hangi çığlığıma anahtar olabilirdin? Beni bir gülle bıçakladığın zaman…
Gitmişsin işte çekiştirip durma adımı. Tülden bekleyişler kımıldanıyor ardın sıra bil! Ey gözlerimin arka bahçesi! Bu dağa tırmananlar düşer, Seyredenler değil.
Yitik bir aşkta uyuyakalmış, Kırıp kırıp büyüttüğün yüreğim. Meğer aşkı yazıp yazıp satırlara sıkıştırmışım. Öyle durulup durulup. Oysa ölmek ve düşmek ne güzeldi, Yârin gözleriyle vurulup…
Bir rüzgâr esse senden, geçmişim üşüyor. Sesin kulağımdan düşüyor. Ben sadece, Gidişine dayanabilecek kadar ayaktayım. Daha fazlasını verme!
Ey yar Böyle çok çorak bekledim. Kolayıma gelmedin, Zoruma gittin... | | Kahraman Tazeoğlu | |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
2/11/2009 - HER TAŞA BİR FIRTINA & HER KÜFRE BİR DUA

Bir oyuna rast geldim her taşı Yakup hüznü.../İlhami çiçek
Elinde bir fırtına estirebilecek kadar rüzgarın olsun. Fırtınanın ilk önce nereye esmesini istersin? Hadi ben tahmin edeyim, canını en çok yakan, sıkan yere değil mi? Darmaduman olsun, hayat ferah bulsun... Ama ya içine doğru essin istersen... Ne de olsa fırtınalar kaç kez kopmuştur içinde yok olup gitmemişsindir. Ya da içinden dışına essin? İçinden essin de, gittiğin yerlerin an'ına karışsın rüzgar, an'ıda harekete geçirsin, istemez misin?
Bazen bir satranç oyununa benzetebiliriz hayatı... Bu oyunun en garip yanı adım atma sırası sana geldiğinde boynunu büküp 'en iyi sonuca nasıl ulaşabilirim' düşüncesiyle hareket etmendir. Galip olabileceğin yolu aramak da oyunun bir başka kuralı ama en önemlisi senin yolunu tıkayan, rahatını bozan taşların olması... Ah şu taşlar olmasaydı da ne çabuk sonuca varırdı insan... Ama nasıl bir sonuca?
Galip olabileceğin yolu aramak, kazanmak, karşındakini yenmek, hırs yapmak, kendince girişimlerde bulunmak atları sevmek, şaha kalkıp mata düşenin karşısına geçince de ıstakayı kolunun altına sıkıştırıp daha kırk fırın ekmek yemen lazım öğren de gel evladım, öğren de gel diye caka satmak...
Gel de içindeki fırtınayı oyunun içine doğru estirme... İşte o taşlar, o fırtınayı hak eden taşlardır. Oyun seni galibiyete doğru sürüklemek için kurulmuş olsa da bu oyunda kaybetmen kazanmandan daha hayırlıdır.
Karşında senin yenilgini isteyen ve önüne hep zorluklar çıkaran biri vardır. Ki o zorlukları sen de onun önüne çıkararak itişme halinde sonuca gitmektesinizdir. Bu oyunun içinde sanki öğütücü yada törpüleyici bir alet vardır ve öz yanlarınızı alıp oyunun kuralına uygun hale getirmek için çabalar ya da oyuna dahil olabilmeniz için kural süzgecinden geçirip posanızı alıp, suyunuzu çıkarmaya çalışır. Kimin daha iyi suyu çıkmışsa galibiyet onundur.
İradeni sıkışmışlık içinde bırakıp yine de mutlu olacaksın ve oyunun sonunda kazanan sen olacaksın gibi aklını çelen yapısı ile... Her adımda farklı bir yanını bulunduğun yerde bırakarak parça bölük halin ile... Seni senden alıp ortaya oyunu kuralına göre oynayan bir adam olarak inşa ediyordur bu oyun... Yoksa oyun seni inşa ederken imha mı ediyordur? Bu sorunun cevabı her oyuncuya göre farklıdır.
Attığın adım geriye doğru da gidebilir, geriye giden her adım çaresizliğinden kaçıştır. Yeniliyorsundur, oyun dolaştırır, istediğini bulamadığında farklı kapılardan girişlerin olur ama faydasız?Gökyüzüne bakarsın offffların affffflarına da karışabilir. Dalgınsındır. Kaçacak yer bir delik ararsın. Kendine kaçtın. Bunu kabul et oyundan sıkıldın ve oyun yenilgi ile sonuçlandı.
Yenilgiyle sonuçlanan her adım sisteme uymayan adımdır. Oyun bozansındır. Üzülen yoktur, kimsenin umurunda değilsin çünkü yenilgin seni önemsemeyenler için mutluluk sebebidir. Sen kaybettin! Ama senin kendine kaçışın senin kendine hoş gelmen kadar mutluluk vericidir...
Hadi bunu hayatın en başına getir... Kurulan bir düzen içine geldiğinde, adım atma sırası sana geldiğinde yürüyüşünün sonunda mutlu olabileceğin bir yolculuğa erişmek isterken yollarını tıkayan nefsini ayaklandıran şeytanla başa çıkma mücadelesi verensin sen...
Adım atma sırası sana geldiğinde yalnız kaldığını düşünerek, toprak üzerinde boyun büküp kolayına kaçmak niye? Oyunun kuralına uymak veya oyunu kurallarına uydurmak arasındayken içindeki fırtınayı estirmemen niye? Bu korkaklık niye?
Elinde bir fırtına estirebilecek kadar rüzgarın olsun. İlk önce nereye essin istersin bu fırtınanın? İçinden cevap geldi ben duydum? Taşlara, yolunu tıkayan taşlara? Yoluna çıkan seni sonuca ulaştırmayan oyunun içinde oyuna dahil eden, oyunu kendi kuralına göre oynatan taşlara estiresin geldi. Haklısın çelme takan her taş seni başa döndürmeye yeter ve hatta yerinde saydırır ya da dönüp dolaştırır ama bir türlü senin kendi sonucuna eriştirmez...
Ki ayette:
De Ki:'Biz, Allah?ı bırakıp da bize ne faydası dokunan ne de zarar veren şeylere mi yalvaralım? Ve tıpkı 'bizimle gel!' diye kendisini doğru yola çağıran arkadaşları dururken şeytanların ayartmalarına kapılıp dünyevi zevklerin peşine tutkulu bir biçimde takılan kimse gibi, Allah sizi doğru yola ilettikten sonra topuklarımız üzerinde gerisin geri mi dönelim?' De ki: 'Hiç şüphe yok ki yegane rehberlik Allah'ın rehberliğidir ve biz Alemlerin Rabbine kayıtsız şartsız teslim olmakla emrolunduk. (En'am 6-71)
Kaçışın Allah'a ise bu anlamlı bir kaçıştır. Yenilgi Onu buldurmaya yetiyorsa ve yenilgin onları mutlu etmeye de yetiyorsa bırak oyunun galibiyeti onlara, kaçışta bulduğun sana kalsın.
'her taşa bir fırtına ya da her küfre bir dua' 'şiddeti ise içinizdendir...
Vesselam.
MİHRİCAN KESKİN
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
27/10/2009 - Askın Yalan Olduqunu Sölemediler Bana
|  | Aşkın yalan olduğunu söylemediler bana, bu yüzden yara bereyim gönül evimde... Kaşlarımdaki öfkeyi susturacak söz bulamıyorum lugatımda! Yakışmıyor artık sana susmalar tadını kaçırdın yıllarca. Aramıza boyumuzdan büyük ayrılıklar koydun oldu mu? Bende kalabalığın tenhalaşıyor yavaştan... Meltem esmiyor nicedir, fırtınalar susmadı henüz. Hayat anlamsız geliyor tutunamıyorum canıma... Ben hiç mutluluktan delirmedim ama; delirmekten mutluluğu aşkta öğrendim. Neden herkes bakışlarını üstüme yapıştırmış bana bakıyor? Biliyorum, çok çirkinim kimin yüreğinin zilini çalsam açılmaz kapılar ardında kalırım kimsesizliğimden... Oysa ben düşlerin pembesini yüreğimin görünmezliğinde saklarım... Temiz hayallerimden kurşun yemek öldürüyor içime sığmayan umutlarımı: Yine de her gece mektuplar yazarım sana hiç okumayacağın.
Yüzün flulaştı gözümde, aklım yavaş, yavaş seni unutmaya yelteniyor sevgili! O duyumsuz bakışlarından aldığım yitik anlamı göğsümde tutuyorum... Geç bastırılmış bir yalnızlık ihtilali için MERHABA! bu yüzden zehirli geceler bırakıyorum ve seni onarıyorum kendimi yaralayarak. Yalnızlığımdan bir sen çıkarıyorum sensizlik büyüyor yanımda... Mor bir ölüm giyiniyorum sensizliğimin, sessizliğinde... Seni çıkarıyorum hücrelerimin beyinden kan revan her parçan, ben kanıyorum gözlerimden sen düşerken.
Seni bende devleştirmeseydim bu kadar sen de bilmeyecektin farkının farkındalığını sevgili!... Sen de unutamayacaksın yar beni... Her şarkıda biraz beni hatırlayacak sevgimi bırakıyorum yüreğine usulca haykırarak farkında olmasan da. Göm şimdi beni aklının dehlizlerine sana da bu yakışır sevgili! Beni saçlarının toroslarında uyut, beyaz gelinliği sen giydir başımın mezarına! Sonranın azı, mor dağların eteğinde ölüm kusacak aşkın ciğerlerimden... Bu ölüm beni de korkutuyor ama; gelsem yoksun, gelmesen ölüm oluyorum; nedir bu ters denklem anlamıyorum! VE BEN SENİ BİLMESENDE, HALA ÇOK SEVİYORUM.............. | | Kahraman Tazeoğlu |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
27/10/2009 - Kent, Tepe, Bir Çocuk, Bir Liman, İki Yemin Ve Koridor

| | | anılar kentlerde yaşar sevdiğim kayalar asıl yüzlerimiz olur kimi zaman tüm gökyüzü çiçekler için vardır oysa rüzgar utangaç bir kızdır sessizden teninde dolaşır kokusunu bırakır yasak yolculukların kan kesmiştir gözleri çocukların uykularında çekmeceleri yağmalanır can olur martıya özlem kırık kanadını sarar sarmalar da uçar tüm durakları kentin geceleri görünmez olur kıyılar denizsizdir
uçurumlar gölgeler için yaşar ateşten dili gül iklimi kadınlarının öpüşlere yasaktır trenler eski şehirlerden geçer acılı ölülerin ve gözlerinin üstünden kalbin yalnız mezarlıklara yurttur gözbebeği büyücüsü umutlarınla oynar sahte eller yaratır öldürücü el sallayışların için sözcükleri güç için kullanır utanmadan insan dinmeyen sessizlik kanatır yarası kabuk tutanlar bilet alabilir güneş ülkesine ve ateşte yan tutabilir böyle zamanlar inanmayacaksın gördüm deliler hücrelerde yaşayabiliyor bu ülkede düşünenlerse delirebilmeyi deniyor sık sık evet hiçbir uçurtma uçmuyor göğünde hiçbir limanında sevebilenler yok hiç kimse 'geell' diye bağıramıyor penceresini açıp bir gece yarısı hiç kimse utanmıyor susarken sevemezken gülüşünden
boşvermişlik kapkara bir yılan gibi çökmüş yüreğine şehrin inceden zehrini akıtıyor korkaklık için 'şehirler olmasa anılarımız ölü olurdu' derdin haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum sanki şehirler, şehirler, iç içe geçmiş şehirler gözlerinizle yüreğimizle kurdumuz saklı şehirler kıyısı da yok koridorlara vuran ve bazı şehirler var oraya sadece kuşkular girebilir sadece hüzünler işte onlardır karanlığın kurduğu gizli kentler ruhumuzda
ve bir sokak ki çırılçıplak bir göğüs oluyor kimi zaman bembeyaz korunaksız soyunmadan çıplak kalabilen ender bir varlık o içindekileri de dışındakileri de taşıyor bir arada upuzak düşlere eski bir sevdayı deliyor gözlerin kimse bir boşluk bulamazken sevdama inan hala...
ölüm yorgun burada binlercesi bağır bağır bağırıyor tapınanların toprak bağrındaki kanı kemiği biriktiriyor suç için esir düşmesin diye tepe güneşi ele vermesin diye
ellerine benzeyen bir hüzünle geliyor burada gece sevdalı ufuk karası gözlerini öğütlüyor bana öylesine vurulmuşum ki sevdana görmediğim saçlarına gülüşüne beni aşka kırdıran bir aşka bedelleniyorum mecburum
bazen çıkabiliyorum parka çıplak ayaklarımla çimenleri hissediyorum tepe öylesine dinlendirici ki sessizliği yıldızlar öylesine inanıyorlar ki hala gülümsüyorum hala gri görünüyor denizin yüzü ve kimse tanımıyor fenerciyi işte bazen böyle imkansız olur ölmek hiçbir yol almaz seni gitmen için hiçbir denize giremezsin çırpıntısızken bir boşluk ararsın girebileceğin boşluklar delinir deliğe girmezsin olmaz yapmazsın bir aralık ararsın öteye geçmek için ilerlersin görürsün ilerlersin tam o aralıktasındır ki elin kolun kesilir soluksuz kalırsın farkında değilsindir o aralığa gelebilmek için pek çoğunu düşürmüşsündür yıllar yılı sakladıklarının gitmek için ihtiyaç duyduklarının duyacaklarının o aralıkta kalırsın ileriye asla geçemezsin geriye dönüşse zaten yoktur dönüp baksan kapkara bir göz görürsün gözbebeğinde geçmişi oynar beklediklerin istediklerin senin için oynar artık izleyicilerdensindir sende aralık insanlarından
bazen çıkabiliyorum parka işte bunun için ama daha çok bakıyorum fısıltılar uzuyor oraya vardığımda bulutları görüyorum saçlarımı hissediyorum kıskanç bir sevgili gibi 'ayı' görüyorum nedense öyle hissediyorum hem benimle olmayı çok istiyor hem de kırgın somurtuyor çok da gururlu keşke gelmeseydim diyorum utanıyorum sonra uzanıyorum sessizliğin geçiyor üstümden hala orada geçmişimi bırakıyorum kente kent için bir yandan da bağrındaki yılanla savaşıyorum kentin zamanla uzlaşıyor benle nasıl neyle bilemiyorum
ihanet, ihanet kaçınılmaz bir gerçek gibi beni çekiyor orada ikimizde şimdi daha iyi biliyoruz belki bir aşka bir ölümün yetmeyeceğini
kentler dönüşler için vardır sevdiğim bir çocuk bir liman iki yemin ilk bakışta görülebilenlerdi ve her şey bir bakışla başlamıştı yine öyle başladı aşk gibi hilesiz kör kuyulara takılmış çığlıklar saklananların onurundan bozma gri gülümseyişler yarım sevdalar o zamanlarda da vardı yurdunu kuşanmıştın sevdana ak bir duvak gibi seni ilk kez orada görmüyordum bilmiyorum ama ten zayıftı kıraç bir toprağı çatlak dudaklarından usulca emziren bir gece yağmuru gibi gülüyordun 'an' larda görebiliyordum ancak seni ve tepede çoğu zamanını kaçmakla geçiriyordun kilitledikçe çoğalıyordu kapıların seni düşünürken yıldızlardan sakınırdım umutlarımı teninin dinginliğini papatya gülüşlerinle korkunçlaştırıyordun seninle kalabilmek rüzgarı kıskandıran gidişlerinde seninle olabilmek sabır istiyordu
serin bir ırmağın hasretiyle yoğrulmaya başlamıştı işte o günlerde düşlerim geceleri kıyıya kadar iniyor tepeyi gözlüyordum korkuyordum ancak bu kadarını yapabiliyordum senin gülüşünle çıkmaya cesaretim yoktu oraya ne de olsa geceleri istasyonların şehrinden soyunduğu bir yerdeydik sinsi bir o kadarda saldırgandı düşlerimizin düşmanları sonraları sensizliği gizliden paylaşmayı öğrenecektim tepeyle o sanki ben bu şehre ait değilim dercesine haykırıyordu sürekli sonsuzmuşçasına kararlı bir gülüşle acısını gizlemeye çalışan bir denizin yüzünde hep tepenin soluğunu hissediyordum uyumamak için cesarete ihtiyacım yoktu henüz sessizliği de paylaşmayı öğreniyordum
bazen en karmaşık sevgilerin kokularını yüreğine sindirebilmiş bir sardunyanın bakışıyla bakardın gülümseyerek direnmeye çalışırdın derinliğine
çoğu sözcüğe bir anahtar gerekmez dile düşmek için dipteki o azınlıksa bir dili yaratabilir ancak kilitli kalanlardan sevda ve ölüm adına ağzımı açsam sanki bir ayna dolusu cehennem içime kaçacaktı
ve bir aynadaki sen aracılığıyla diğer bir aynadaki 'sen' e bakarken aynalardan birine yaklaşırken ötekinden uzaklaşıyordun hep görebilmek için bir küçük bir büyük ayna yaratır böylesi bir cehennemi genelde iki suretini uzlaştıramazsın birbiriyle bir açıdan kendini görebilmen diğer bir açıdan kendini yitirmene bağlıdır suretler birbirlerini yiyerek yaşayabilir böylece tıpkı çağrışımın çağrışımın imgesi, imgeninse çağrışımın maskesi olması gibi işte bunun için hiç ama hiç bakmadık seninle tepenin dışından
bazen tek bir cesedi paylaşır pek çok kavram şimdi öylesi bir kent ki burası herkes bir başkası olabildiği sürece var ya da bir başkası herkes olabildiği sürece, yılgınlığını suskunluğuna gizleyebildiği ölçüde var hiç kimse hiçbir şey yan tutmuyor üç kişi bir araya geldiğinde ikisinin mutluluğu üçüncüyü ezişlerinde yatıyor üçüncünün kim olduğu ise hiç önemli değil sıklıkla hatta bugün ikilide yer alan bir mutlu yarın üçüncü mutsuza dönüşebiliyor kolayca önemli olan o üçüncü olma anı herkes ezebileceği birine ihtiyaç duyuyor söz, ezmek için kullanılan bir silah arkadaşlar yoldaşlar arasında bile tapınmak öylesine bir yaşam biçimi ki burada yürürken unutkanlıklarıyla sevişebilen birisi olmaktan korkuyorum yürürken bile bu kentte ki yürümek bir düşünmedir tabi bütün ozanlarının bir masala sürgüne gönderildiği bir yerde herkes bir başkası için yapar kendisi için yapması gerekenleri ağlarken kana karışır sevdamızın yarısı farketmez tutunuruz bireysel kısmına büyük zamanımızın ya herkes birbirine geç varır ya herkes birbirine erken gider gülüşlerimizi kalıcılaştırdığımız ölçüde gidebileceğimiz halde biz kalırız gülüşlerimiz gider bir insanın bir insana verebileceği en değerli şeyi 'yalnızlığı' bana verdiğini şimdi daha iyi anlıyorum beni kalmaya mahkum eden bir yola nasıl sevdalandığımı da üstelik senin için yazarken bile sevgilim onu düşlüyorum korkunç evet ona bir koridorda rastlamıştım ya da böyle olmasını istediğim bir gecede ölümler sonrasıydı korkusuzdum artık hiçbir tren makas değiştirmiyordu ben bakabildiğimde bir otobüsün yorgun soluklarla buğulanmış camlarından arakadakileri gözlüyordum ışıltılarını sayıyordum güncesini tutarak sayıklamaların koridor basit bir çitti ayağımı kaldırıp üzerinden geçemeyeceğim basit bir çit sessizdim öfkeliydim arkada ayaktaydım üstelik dönüyordum sanıyorum otobüse son anda yetişmişti daha öncede konuşmuştuk onunla öyle sanıyorum benim duruşumdan da korkunç bir merhabası vardı ne zamandır görmediğim bir şeyi onda görüyordum dahası bir gece birisini görebiliyordum gerçekten bir şeyler söylüyordu gözlerine bakmamaya çalışırken bile onu görüyordum denizin yüzünde sanki amansız bir fırtınada balkonda unuttuğum sardunyamı ölü çiçeğimi canlandırmak için gelmişti üzerimizde incecik bir yağmurluk dahi yokken tepede kar yağışını izlerken ki gülüşümüze benziyordu hem de hiç benzemiyordu bir yandan bu benzemeyiş tedirginliğimin tehditlerini amansızlaştırıyordu ortak bir acıyı dindirmek için çabalarken sessizliği paylaşmayı yeniden öğretiyordu bana
o kıpkırmızı gülüş geceye ben senin değilim diyen saçlarının karası sevdamın kanını usulca siliyordu bir kayıp ülkenin kırlarının hüzünlü dağlarının yamaçlarına çektiği sürmeyi anımsatan sevdasını bağrında gizleyen kaşları
ve kan tutmuş yabancı bir geçmiş yakınlığımızın savaşını bir aşk pahasına verdirtiyordu bana zamanla daha iyi öğrenecektim ya sana ya da aşka ihanet etmem gerektiğini benim yüreğimde öylesine çelişiyordunuz öylesine birbirinizken ihanet etmekten başka bir şey yapmam mümkün değildi sevda için farklı bir iklimde yaşamaya mahkumdum diğerlerinden üstelik aynı çağda kayıp sözcükler sevdalı öpüşler bir demir yolu kesilmişti baştan aşağı bölüyordu yüreğini herkes için başka geçmişleri olan güç satıcıları mutlumuydu bilmiyorum ama bu mahkumiyet benimdi onların değil ve yemin ederim sevgilim geçmişimi kullanmasına hiçbirinin izin vermedim kendimin bile oysa şimdi saklanan bir denizde her gün bana gülümsüyor ve sadece bu
yabancılık bir kenttir sevdiğim yabancılık bir kenttir kendi kendine yasaklanmış bir an kadar yasak pencerelere takılıp kalmış bakışlar kadar umursamaz ve cömert olabilir yumuşatma gülüşünü duvarlarındadır kent ayna saklısı bir düş kadar acımasız gizle bileyler onurunu gölgeler yıldızlarla sarsılmaz bir zaman anlayışı vardı mezarlıkların bahçelerine girilmiş tuzak yüreklerde her dokunuş için bir başkası olmak gerekir hatırla hiç tanımadığın bir öpüş seninkidir aslında ne zaman nerde yitirdiğini bulmak zordur ıssız kırılganlıkların işte bu da öylesi bir kargaşadan somutlanmış bir izlektir pas tutmuş acıları kullanır çark her sevdalanış bir izdiham yaratır kargaların tarlasında bir korkuluk olursun dudağının kırmızısını esmer akşam üstleri alır kavşaklar acımasızdır bir o kadarda şevkatli hep seni bekleyen hileli bıkkınlıkla ayaklarını parçalar aşka sınır arar tek gerçeği kendidir öldürülmüş kentlerin işte sorgulanmış baharların ele vermediği kız şuna inan şimdi birisi daha öldü herkes biliyor yalan söyleseler de sinsice çıkıyorlar kentlerinden hepsini bütünleştiren yüreklerinin sonsuz karanlığında buluşuyorlar onlar dua ediyorlar bizim ölülerimiz için sonrası gece oyuncak bir kelebek kırık kanadından yapılmış yaralı bir kuşun 'insanları olması şart mıdır bir kentin' diye ilk sorduğunda kendimden utanmıştım ağlamaklı bir çocuğun düşünde yargılamıştım kendimi istasyonlarını varoşlarını gezmiştim kentin özür dilemiştim
şimdi şu kesin ki aşk kadar yabancılık bir kenttir oraya uğraması mümkünsüzdür gezginlerin dağ yolları dolaşıp geceleri köy evlerinin kapılarını tıklatan ipince bir rüzgar yaylaların kokusunu indirecektir gecekondu sokaklara belki gölbalıkları ile söyleşecektir derviş sığ ayrıcalıktır çoğunluk için alkış tutacaktır ağaç karnını yaranlara sır bıçaktır karanfilin ağzında konuşsa kesilir dili sürgün çocukların yangınlar doğuracaktır belki kuşku yanlış yangınlar ama sevdanın sabaha yakın olduğu bir zamanda uğrayacaktır mutlak kente birisi
havada uçuşan ince esmer parmakların eski ve unutamadığın aşklarınla vurdu kaç kez bana
bir büyük kent çölünde koşacaktır çocuk tepeye bir daha çıkamayacak olsa da o bizim nerde olduğumuzu her zaman bilecektir her şey bir bakışla başlamıştı bir çocuk bir liman iki yemin seni seviyorum | | Kahraman Tazeoğlu |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
27/10/2009 - Sevda Türküleri Yalan
 Sevda türküleri yalan... Duyduğum kadarın benim. Tüm ayrılık öyküleri Kendi kahramanlarına ağlar, Fazla fazla, gözyaşındaki Tuz kadar acırsın güzelim... Senin "kapanmaz" dediğin yara, Nefretin sevgiyle buluştuğu o an, Her defasında ilk öksüz kalışın... Yeniden doğuşundur aslında O "ayrılık" sandığın...
Tartılmıyor sevdalar terazilerde. Ağırlığı, ulaşılmazlığındandır. Defteri yok, yüreğine yazıyorsun. Zamanla gelişleri unutup, Hep gidişlere takılıyorsun Birlikte söylenen şarkılar, "Kara" bildiğin sevdan, Satır aralarındaki o büyü yok artık... Şiirlerdeki sevgili olmaktan Şimdi çok uzaktasın... Yeniden başlamak diye de bir şey yok. Bir gecede bulup Bir gecede yitirdiğin Tüm aşkların seceresinde, Silindi bir kere mürekkep...
Bir, acının resmi çekilmiyor, Bir de sevdanın... Çizgiler gelip İnsanın yüzüne yapışıyor. Umursamaz gördüğün her terk ediş, Kilometre taşı gibi Ölüme yaklaştırıyor...
Sevda Türküleri Yalan...
Alıntı
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
25/10/2009 - Sende sevdiğim Hak’tır…

HAKİKAT SÂLİKLERİ ile hikmet sevdâlıları ile beraberim yine, geri geldim, evime, dershaneme, mescidime. Bu bir vahidiyet sağnağı. Tek tek yüzlere bakmıyorum, tek tek sesleri dinlemiyorum, içeride bir geniş desen var, geride fonda bir ortak tını, melodi, hepsini birer enstrüman gibi duyuyorum, birbiri içinde, kimi zaman eş sesli, aynı anda tınlayan, kimi zaman biri solo yapan enstürmanlar, ve şefi görüyorum, O’nu, Hakk’ı. Hikmet sevdalılarını konuşturan, kulaklarından gönüllerine akan, akıllarını işlettiren, gözlerini ışıldatan, büyük bir hararetle, dünyada iken dünya dışına çıkan bir umarsızlıkla, sadece hakikati önemseyen insanlar, benim arkadaşlarım, O’nun kulları, O topyekün hepsi… Hepsi O’nun tecellisi. Her biri O’nun farklı bir vechesi… Yüzümü nereye çevirsem O’nu görüyorum. Sen Hakîm’sin… Şükür ki onlar da beni özlemişler. Sevmek ve sevilmek Hak için burada. Bende seni seven Hak’tır, sende sevdiğim Hak’tır. Tek tek ve topyekün, her Ehad tecellisine ve her Vahid tecellisine söylüyorum tüm kalbimle. Seni özledim, sendeki tecelliyi özledim, seni yeniden gördüğüme sevindim, yine doldum, yine taştım, kabım küçük, bana muhabbetinden bir cilve, dudaklarından bir tebessüm yetiyor da artıyor. Sen gözlerime bak, hatta gözünün önünden beni hiç ayırma. Sen yine bak bana, her çift gözde bir daha ve bir daha. Çünkü ben tüm gözlere senin gözlerin diye bakıyorum. Kalp toprağı çatlıyor, içinden bir göze gözyaşım fışkırıyor. Gözyaşımı silen Sensin. Biliyorum Sen Vedud’sun… Tecellilerini görürdüm her yerde. Her ağaçta, her yaprakta, gökteki ayda, gülümseyen güneşte, çocukların busesinde. Peçeni bir an kaldırdın. Bir cilve yolladın, ani, def’î, bir putun önde diz çöktüm. Aydınlığın kör etti, güzelliğin sarhoş. Tek bir şeyde, her şeyi gördüm. Hayretimden zaman durdu. An’da takıldım kaldım, O’nda kaldım. Tur gibi parça parça oldu tüm latifelerim. Vahdeti yitirdim, kesrete düştüm. Gündüzünün aydınlığında bir puta kurban ettim alemi, kendimi. Tek tek kestim sunakta tüm sevdiklerimi. Senin için, bir cilven için. Bulduğum Sen’de kalmak için. O Sen’din. Ya da ben onu Sen sandım. Aynanda lekeli, zatında kusursuzdun. Bir kahkaha saldım havaya, İshak müjdesi alan kocamış Sâre gibi. Sen Cemîl’din. Ummadık yerde karşıma çıkardın. Hep güzel sürprizler yapardın… Karanlığa düştüm. Hiçbir şey yok. Ben de yokum. Melekler de yok. Ses yok, cisim yok, nefes yok. Yok yok içinde, Sen varsın. Varlık Sensin. Yoku var kılansın. İçimde Sen varsın. Her melekemi öldüren ve dirilten Sen’sin. Kalbim iki parmağının arasında titriyor heybetinden, haşyetinden. Celalinde vakfedeyim. Hissediyorum. İçimi ısıtıyor ateşin, Musa’nın ateşinden bir kor bu, bir cezve, bir tutam. Ateşinle yürüyorum. Dudaklarımda zikrin: “Bismillahi mecrâhâ ve mürsâhâ.” Tüm menziller, tüm duraklar, tüm varışlar, tüm yollar Senin. Kıblemsin, rotamsın, dümenimsin. Elimi sımsıkı tutan, ellerini sımsıkı tuttuğum Sen’sin. Kaybolduğunda her şey, Sen benimsin. Gecenin tenzihine çağırdın beni, Nuh’u çağırışın gibi, Sen’den başkaları gaib oldular, zulmâni ve nurâni tüm perdeler, gayrı yoklar. Yoklar içinde Sen varsın. Sen Vücud’sun. Bak şimdi Sana dokundum. Celalinle oturdum, celaline vuruldum. Korktum, ama kaldım, Sen’den Sana sığındım. Vuslatım Sen’sin, cebretsen de hiçbir yere gitmiyorum. Yokluklara da karışsam Seninle kalacağım… Bildim Cebbar Sensin… Orada mısın, burada mı? Bende misin, onda mı? Ferdde mi, toplulukta mı? Denizde mi, damlada mı? Birde çoku, çokta biri gördüm, nutkum tutuldu. Kırık kadehte hayat şerbeti Sen’din. Kadeh ben, hayat Sen. Gördüğüm mükemmel Sen’din. Kusurlu ise içine dolduğun kap. Önce kaba sonra Sana baktım. Aldandım, sarsıldım, ayıldım. Hakir toprağımda filizlenen Sen’din. Ev sahibim, misafirim Sen’din. Sen ne oradaydın ne burada, hem oradaydın hem burada. Teşbihin dalgalarında bir o yana bir bu yana salındım. Sen Subbûh’tun. Bildim. Sen başkaydın. Kimseye benzemezdin. Ben hep Seni, yalnız Seni, her şeyde Seni, tekrar tekrar Seni sevdim… İşte uzakta gümüşi bir ışık topu. Katrenin vuslatı ay gibi. Uzaktan ışıl ışıl yakından boş ve hâli, ıssız ve soğuk. Ariflerin bildim sanıp bilmediği, aşıkların kovalayıp bulamadığı. Yakalanıp tutulamayan güzel pırıltı. Geceden gündüze çıkma yolu. Menzilim, kurtuluşum. Yürüyeyim, ama nasıl? Ne ayağım var, ne kolum. İyi ki Sen varsın. Hem ayağım hem kolum. Dudaklarımdan dökülen Sen’sin. Hayallerimde beliren, rüyalarımda seslenensin. Nasıl her yönden gelir sesin, aynı anda nasıl hem bendesin, hem benimsin, hem içimdesin? Ben Sen değilim, ama Sen bensin. Burası akılların Sidre’si. Haddi. Meleklerin son durağı. Ama aşıkların haddi yok ki! Bu bilme başka bir bilme. Bu tereddütsüz bir kabul. “Yanmayan bilmez” sırrının açılışı. Yanmayı göze alanların yükseldiği mekansız mekan. Aydan güneşe yol alış. Mukaddimesi körlük olan aydınlanış. Bilmediğini bilmekle bilmek. Sevenin ben değil Sen olduğunu bilmekle sevmek. Artık tecellilerinde değil Zatında konuşan Sen’sin. Sen Mütekellimsin. Kelamına meftunum, susma, susarsan yok olurum. Bir selam ver, sonsuz yankılansın içimde merhaban. Sen ve senin sıcacık merhaban. Kalbini bir mendilde sunar gibi gülümseyişin. Katına buyur edişin. Randevularına hep gelişin. Hiç bekletmeyişin. Tahiyyelerim, senalarım, coşkularım, taşkınlıklarım, akışlarım hep Sana… Burası neresi, semada bir yer. Etraf ne kadar da güzel. Elle tutulur ne var burada, gözle görülür, beş duyuya hitap eder ne var… Hiçbir şey. Sadece güzellik, soyut ve pürüzsüz bir güzellik. Bir koku, insanın başını döndüren bir koku var. İki melek görüyorum, ortamda müşahhas tek şey onlar. Ben konuşuyorum, onlar gülümsüyorlar. Onlar insan dilini konuşmuyorlar. “Burası nasıl bir yer böyle, nedir bu güzellik, bunun kelimeleri var mı ki anlatılsın?” Gülümsüyorlar. “Kelimeler senin işin bizim değil” der gibiler. Ben onlara onlar bana dikkatle bakıyorlar: ben onlarda, onlar bende O’nu görüyorlar. Kokladığınızda sizi koklayan çiçekler gibi melekler. Her davranışınıza uygun bir karşılık veriyorlar. Kendi dillerinde, hal dilinde… “Buraya gelen bir daha dünyaya döner mi hiç?” diyorum. “Dünyaya gitmek bir tedenni, bir mertebe düşüşü, kim ister arza insin bir daha?” Gülümsüyorlar yine, anlıyorum bu melek düşüncesi. Oysa ben insanım, insan gibi düşünmeliyim, yeryüzü benim evim, ben ona aidim, onun toprağı, onun mahlukatı dostlarım. “İşim var değil mi daha, vazifem bitmedi, ben halifeyim, kulum, kulun toprağa yakın olması gerek” diyorum. “Çünkü secde sadece toprağa yapılır.” Beni geri döndürüyorlar. Toprağa, cismime, arza. Vazife başına, sıkıntı ve meşakkate. Ben de biliyorum, onlar da, Allah toprağa yakın, kalbe, arza, bana, secde mahalline koyduğum tüm varlığıma. Hiçi sunuyorum Ona hediye diye, beni. Beni alıyor Sen’i veriyor bana. Yukarılara çıkmaya hacet yok, O burada. Güzellik de O’nun bulunduğu yerde. Ne yerde, ne gökte. Rahman’ın sinesinde… O’nu varlığı arkada bırakarak değil, varlığın içinde görmek gerek. O her tecellide kendini fâş eden Güzel. Perde ardından elini uzatan Sevgili. Arzda ve bende, toprağın ta kendisinde, en çok sırrını ifşa eden Sır. Âlemde görünen O, bende bilinen O. Âleme hürmet O’nun hatırına, her zayıf mahlukta mükafatlandırır gibi kudretini izhar eden O. O kulunu karanlıklardan aydınlığa çıkaran, teşbihin dalgalarından tenzihin sahiline bırakan. O Veli. Bildim. O tüm dost yüzlerdeki Dostum. Anladım… Her yükselişte bir mirac, bir kurbiyet çabası, bir yanma bitme, kül olma. Her yeryüzüne indirilişte bir yeniden yaratım, diriliş, bir yeni ruh üfleme. “Ben buradayım, artık Sen gel! ” derim Nuh gibi. Özlemle çağrımı salıyorum bir posta güvercini gibi. Tüm pencerelerim açık. Aramızda hiç perde yok. Tüm seslenişlerim Sana. Tüm tenzillerin bir akrebiyet lütfu, bir Nur kılma. Bildim Sen göz kamaştıran bir Nur’sun. Sen’sin “ Benim ben, senin RABBİN!” diyen. Herkesten çok bilinen. Herkesin anlattığı, herkesin işaret ettiği, herkesten kendini izhar eden Hak. Sen kâh gökyüzüne, kâh cep telefonuma, kâh evin karşısındaki duvara, kâh bir adamın gülen yüzüne, iri puntolarla, kendine has el yazınla “Seni seviyorum” yazan. Her dilde, her seste, her nefeste sevginin, müjdenin rüzgârlarını gönderen. Rasulüne “Rahman’ın nefesi Yemen’den geliyor” dedirten… Güney rüzgârı hâlâ sıcak esiyor buralarda, portakallar yine küçük birer güneş gibi bitiverdiler, Rahman’ın nefesi hâlâ yüzümü ısıtıyor. Hayat tüm hücrelerime nüfuz ediyor. O Hayy, görüyorum… Hayat Senin, hayatım Senin, ben de Seninim, dersimi aldım, anladım, sonunda idrak ettim… Rabbim öğreten, vazgeçmeyen, küsmeyen, yardım eden, affeden Sen’sin… Gördüm, Okudum, İşittim, Dinledim, Bildim…
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
25/10/2009 - Sigara içene hitap

ÖNÜMDE YÜRÜYORSUN, bir vapuru andıran ya da egzosu bozulmuş bir kamyondan çıktığı hissini uyandıran dumanlar salıyorsun bana; ciğerlerimi, cildimi, sinirlerimi zedeliyorsun. Ne düşünüyorum biliyor musun, eğer hassas biri olsaydın ya da hassasiyetini kaybetmemiş biri, bunu yapamazdın. Ya kör olman gerek, ya hissiz, ya uyumuş, uyutmuş kendini. Çevrende onca insan varken onları rahatsız ettiğini bile bile, düşünmesen bile. Nasıl üflüyorsun dumanını... Herkes gözünün ucuyla sana bakıyor. Sizden o kadar çok var ki, ‘Yâ Sabûr!’ diyorlar, başlarını çeviriyorlar, sen bu hakları bonus toplayan bir bilgisayar oyunu karakteri gibi heybene doldurup öylece ilerliyorsun. Yaradanının, yerin/göğün hakkını, yaradılmışın hakkını, vücudunun hakkını... Daha neler... Yürüyorsun.
Karakter za’fiyeti ya da kişilik sorunları yaşadığını düşünüyorum. Onu vazgeçilmez görüyorsun, biberonunu arayan bebek gibi, topunu kaybetmiş huysuz çocuk ya da bebeğini arayan bir kız gibi... Farkını göremiyorum. Kendini ona muhtaç bilmen böyle bir psikoloji olsa gerek. Kendisini buna inandıran sensin çünkü. Saatler süren yolculuklarda nasıl duruyorsun içmeden; sarhoşlar gibi ellerin titremiyor, uyuşturucu kullananlar gibi krizlere girmiyorsun, mecburiyet oldu mu, onsuz kalabiliyorsun işte. Oruç tutuyorsun, derslerde içemiyorsun mesela. Ama otobüs son durağa geldi mi kâr biliyorsun birkaç saniyeyi, silahına mermi takar gibi ellerine alıyorsun katil hayat arkadaşını ki saniye kaybetmeyesin, iner inmez hazır olsun. On dakika daha yolumuz olsa içmeyecektin, ama inince içmek gerektiğini beynine işte sen emrediyorsun. Sana kendini özel mi hissettiriyor yoksa? Evet özelsin, insanın en güzel yansıması olan gülümsemen bile sararmış senin, üzerine sürekli kötü kokular sıkıyor gibisin. Evet özelsin, çünkü insan çok nadir kararsız kalır, bir dostuna sarılırken.. Bu kararsızlığın mimarı sensin. Yanına oturulmasıyla kalkılması bir oluyor, koca bir salonda tek başına bile olsan tüm salonu etkin altına alabiliyorsun, ortamı kendine benzetme maharetin takdire şayan. Tüm bunlara karşı “beni rahat bırak” tavrına sarılıyorsun, sen ne anlarsın, diyorsun. Evet, bütün akıllar biraraya gelse geçerli tek bir sebep bulamaz diye düşünüyorum, ben anlamam, çünkü anlaşılacak bir yanı yok. O zehirlerin en zehir karışımının tek bir tutamını sana içirsem, beni en büyük düşmanın sayarsın, kendi ellerinle kendine her gün tutam tutam zehir besliyorsun oysa. Her yıl sigaraya harcadığın paradan küçük bir dağ olurdu, gözünün önünde o kağıt dağına bir kibrit çaksam aklımı kaçırdığımı düşünür, benden nefret edersin üstelik. Bu güne dek sigaraya verdiğin paraları hesaplasan eminim şu an ihtiyacım var diyebileceğin her şeye yetecek bir miktarı ellerinle yakmış olduğunu görürdün. Ama paran yanmakla kalmıyor sadece, içinde sen de yanıyorsun, kural böyle. Sonra bana “sen ne anlarsın” diyorsun, farkında değilsin, can yakıyorsun. Kendi canını yaktığın kadar, tüm sevdiklerinin canını yakıyorsun. Dünyaya küsüyorsun, ama keşke huysuz çocuklar kadar masum olsaydın. Mesela Rus ruleti oynasan her gün, daha masum olurdun, çünkü o oyunda ölüm riski altıda birdir. Sigarada ise ikide bir. Karı-koca içiyorsanız, biriniz mutlaka sigaranın yol açtıklarından dolayı ölecek demektir mesela. Çocuklarınız da içiyorsa, ya annesiz kalacaklardır, ya babasız, ya da siz eşsiz ve evlatsız. Bu bir zulüm, ama zulmeden bir dış güç yok. Ne ilginç. Akciğerlerin sıkılsa içinden katran zifirler akıyor, boğazların bir boğuk motor gibi, sesin sana verilen eşsiz name değil artık, yüzün dumanların elinde esir, delik deşik. 26 yıl onkoloji bölümünde çalışmış bir doktor isyan ediyor, ben bu ülkeyi yönetiyor olsaydım, her birinize bir hafta gasilhanede, bir hafta onkoloji servisinde mecburi hizmet yaptırırdım, diye. Çok uzak görüyorsunuz ölümü kendinize, her gün sizin gibi kaç kişinin geldiğini görmeniz gerek, akciğer kanseri nasıl oluyormuş, gırtlak kanseri, dudak kanseri hatta, sonra mide kanseri, mesane kanseri, kangren vs. Bu kişiler nasıl tarifsiz ağrılar, durumlar, acılar yaşıyormuş, görün, ben de sizi göreyim diyor. Aslında direkt sebep olduğu veya yol açtığı o kadar çok hastalık var ki, sigara öldürür sözü bir uyarı değil, bir sonuç aslında. Ve de süründürür tabii, ölüm size kolay geliyor galiba? Duygularını yitirdiğini düşünmeme kızmıyorsun umarım, kendine böyle zulmetmek için kendini bu tarifsiz acıların, ağrıların içine attığın için sana şükran duyulmasını beklemiyor olmalısın. Üzerine bir de para ödüyorsun ya, hayret ediyorum. Kendini böyle değersiz, ya da dokunulmaz görmene ve bu acıları kendine biçmekle, tüm sevdiklerine de neler yaptığını görememene ne denilebilir sence? Pasif içici yaptıklarının akıbetleri seni hiç ilgilendirmiyor mesela. Eşi yıllardır sigara içen birine, ne hale gelmişsin, derhal sigarayı bırakman gerek deyince hastalıkları yüzünden gittiği doktor, kadın ‘ben hayatımda ağzıma sigara koymadım ki’ diye cevap veriyor. Seni ne sana emanet verilen can tutabiliyor, ne Allah’tan talep ettiğin diğer emanet canlar. Hiçbir hesaba girmiyorsun. Her şeyi feda ettiğin şey senin en büyük düşmanın, işin kötüsü sen bunu çok iyi biliyorsun. Şimdi sana değil de, kendime mi hayret etmem gerekiyor, böyle düşünüyorum diye? Tüm bunları bir yana koy, zaten ilgilendiğin de yok. Bir şey daha var ki, seninle ilgili tüm duygularımı bir kördüğüm yapıp bırakıyor. Son hayallerimi bir balyozla kırıyorsun. İçimi titretiyorsun. Tıkanıyorum. Şu an dünya üzerinde yaşayan ümmetin en büyük alimleri bir fetva verdi. Bunu duydun. Ama biliyorum, bahaneler arıyorsun. Ancak bilmen gerekir ki, ümmetin üzerinde ittifak ettiği bu şey, daha önce kendinden yanlış karar ve yalan zuhur etmemiş kişilerin bu sözleri bağlayıcıdır. Bir cenazenin ardından Efendimizin sahabilerinin “iyidir” ya da “değildir” şeklindeki yorumları sonrası Efendimiz “vacip oldu” demiştir, bilirsin. Öyle inanıyorum ki, bu ittifak ve bu hüküm sizleri bunun dışında tutamayacaktır. Bu hükmü kabul etmesen bile durumun en azından artık şüpheli, şüpheli şeylerden kaçınmak bir yana, haram olmadığına dair bir hüküm var mı, ben göremedim. İçkiyle ilgili bir konu açıldığında, ondan ne uzaksın. Sigaranın haramlığı konusunda ne rahat. İçki ayeti sonrası sokaklardan akan seller geliyor aklıma, bu hüküm sonrası toplu halde bırakmalar duyamamak içimi kanatıyor. Onu elinde her tuttuğunda, imanımdan vuruluyorum, bilmiyorsun. Herkes neyse de, eline alıp okuduğun bu kitap sana bu konuda hiç mi fikir vermiyor diye düşünmeden edemiyorum. Hayatımda hiç izi yoktu aslında bu düşüncelerin, âlemimde böyle bir sorun yoktu, çünkü çevremde sigara içen bir kişi bile yoktu. Sonra zaman ve şartlar bir şekilde gelişti, müspet hareket gereği dedik, razı olduk, etrafımda ‘sigara gibi bir kusuru’ olan dostlar, ders arkadaşları zuhur etti. Senden geçtim, şimdi kendime acıyorum. Hangi yaramı sarayım bilemiyorum. Seni suçlamak zevkli değil, sana acımak marifet değil, sana kızmak mutlu etmiyor, senden uzak kalmak mümkün olmuyor. Aklımı, yüreğimi, vicdanımı, tahammülümü yaralıyorsun. Dedim ya, imanımdan vuruyorsun. “Dua dua sana birikmekten bıktım” demekten korkuyorum, Allah kurtarsın, diyorum, çünkü zindandaki birinden farksızsın. Hatta darağacındasın, çünkü kurtulmak için kılını bile kıpırdatmıyorsun. İçin yana yana arasan bir yol bulurdun; bırakamamaktan değil, bırakmaktan korkuyorsun. . Gel bir adım at ve uyan, lütfen artık kendini ve bizleri, beni azad et. Lütfen.
Nuriye Çakmak
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
23/10/2009 - Ben Sustum Sen Söyle Sensizligimi
 Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?
Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.
Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.
Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.
Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?
Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.
Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.
Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk... / Taşıdığım sensin ey yâr. / Söze sığdıramadığım. / Ve hiç susturamadığım. / Ne oldu kalbime? / Katılaştı, katılaştı. / Taştan da katılaştı. / Ağlarsa, taşlar ağlar. / Ben ağlayamadım; sen ağla... / Taş değil misin ey yâr?
SENAİ DEMİRCİ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
23/10/2009 - Yaşamak yaşındayım...
Defne ağacından geriye, yaprağından tohumuna... kokusu kalıyor.
Gölgesinde oturmuştun bir de... Keyfine diyecek yok da... Senden geriye?
Yaşamak yaşındayım!
Sıyırıver "pencerendeki" perdeyi; sor/ma bana nerde/yi...
"Gözlerini benden kaçırma!" diyor, şu çocukluk fotoğrafın.
Cesaretin var mı?
Sürekli kaçıyorsun! Her seferinde yakalanıyorsun!
Nereye kadar bu kovalamaca, bu aldatmaca?
Osmanlının torunu ol; dünyanın nerdeyse bir numaralı "sorunu" ol!
Nasıl inanayım şimdi buna? Lütfen, buna/bana bir "izah" getir! Aah, getir! Mizah mı bu yoksa, mizansen mi, dram mı, trajedi mi, komedi mi, bozuk bir melodi mi, bıkıp usandırma seansları mı?!... Adsız olamaz bu "oyun!" Benim rolüm belli; biliyorum; figüranım da... Elime vurup ekmeğimi alan/lar kim?!... Biliyorum da... Söyle(ye)mem!
Öğretmenlerimiz niçin uymazlar "müfredat" programına:
Birinci ders: Marifetullah...
İkinci ders: Muhabbetullah...
Yazmak, yazmakla başlar.
Yazmak, yüzmek gibi midir; yani "serbest" mi bırakacağız kalemi, kağıdı...
Atıp korkuları denize... Kelimelerle göz göze kulaç atmak öylece...
Bu da (bir yol) olsa gerek!
Ara sıra sözlüğü ele alıp kelimelerin kapısını çalmak var ya... Her birinin ayrı, tatlı misafiri olmak... Şimdi ben "nasıl" anlatayım bunu! Nasıl ha?!
...şöyle bir şiir antolojisi karıştırmak.. Belki de şairlerine bile bakmadan bazı zamanlar...
Çarçabuk unutuyoruz az önce alıp verdiğimiz nefesi... Çocukluğumuzu... Gençliğimizi... Çarçabuk siliyor bir rüzgâr bu dünya çölünde izimizi... İzi mizi...
Sordu, pencerenin önünde, dışarısını göstererek:
"Ne görüyorsun?"
Söyledi öteki: Evleri, ağaçları... Biraz sitem etti soruyu soran, azıcık da kızar rolüne büründü. Belli; dikkatleri (belli dikkatleri) üstüne çekmek istiyordu:
"Koskoca "nisan"ı görmüyorsun, değil mi, dedi!
Böyle bir nişana nişan almayan dikkatsizliğine bahar rüzgârı değmiş miydi acaba! ALİ HAKKOYMAZ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
23/10/2009 - Seni Sensiz Yaşamak

Esir güneş pervanedir hürriyet gecesine Yakamozlar göz kırpmaz, öldürürsen şarkımı Kulak verir kâtiller, kurbanının sesine Umut mudur ellerin, avuçların korku mu? Esir güneş pervanedir hürriyet gecesine...
Demin akrep boğuldu, şimdi susuz yelkovan Ya gel de bengisu ol, ya deryaya dalsana Sen zamansız ölüsün, kalbimde senli zaman Ölümsüz saatlerde aşk türküsü çal bana Demin akrep boğuldu, şimdi susuz yelkovan...
Rüyamda rüzgâr eser, ben öldürdüm kuşları Kanlı yola hediyen, mâsun ayak izlerim Gözlerin işlese de alnımdaki suçları Celladım sen olursan, söz adını gizlerim Rüyamda rüzgâr eser, ben öldürdüm kuşları...
Aşk nakışlı bûseyi yeter ki ver giderim, İsyankâr gecelerin en hüzzam şafağında. Gözlerinde dalıp da belki bir 'âh' ederim, Hicran sözlü yolların nihâvent sokağında. Sende bir 'sen' olmayı, sensizlikle öderim, Aynalarda sen varsın, ben yokluk otağında. Devâsâ bir sevdâya elvedâdır kaderim, Seni sensiz yaşamanın, müebbetlik çağında...
Serdar Tuncer
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
2/10/2009 - O MAVİ GÖZLÜ BİR DEVDİ
O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Kadının hayali minnacık bir evdi, bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev. Bir dev gibi seviyordu dev. Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin, yapamazdı yapısını, çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin.
O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Mini minnacıktı kadın. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve, girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev, dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: bahçesinde ebruliiiii hanımeli açan ev.
NAZIM HİKMET
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
15/9/2009 - NE GÜZEL

İkimizde seni seviyoruz ne güzel Olmuş yerlerine bakıyoruz Bütün aynalarda ikimizde seni beğeniyoruz ne güzel mevsimler geçiyor üstümüzden susuz bir yolculuk tıka basa dolu mataralar arasında ikimizde seni seviyoruz ne güzel söylenmiş sözleri tekrarlamaktan ve incinmekten yine eski yaralarımızdan korkuyoruz ikimizde saklanıyoruz ne güzel gözlerimizdeki ölü çocukları besliyoruz bütün gördüklerimizle ikimizde körüz kendimize ne güzel
sakındığımız yerlerimizden korkular açıyor iyi niyetli çiçekler kılığında birbirimize hiç armağan vermiyoruz ne güzel iz bırakmak istemiyoruz tenlerimizde evlerimizde çünkü kolay tespit ediliyor acılar hemen ele veriyor bizi uğruna ihanetler verdiğimiz şarkılar silemiyoruz ne güzel yüreğimizdeki parmak izlerini ikimizde seni seviyoruz ne güzel eski sevgililerimizi okumaktan ve yazmaktan geçtik ama dilimize çeviremedik aşk yazısını okumaktan ve yazmaktan geçtik cebimizde yaralı sözcükler ne biriktirdiysek ona vurulduk entelektüel ay ışıklı akşamlarda
hiç yanmadığı için bitmeyen mumlarımız işe yaramaz şamdanlarda okumaktan ve yazmaktan geçtik ortam iyi koksun diye yaktığımız aromalı mumların hijyenik ışığında
kendimize o kadar güveniyorduk ki birbirimize ihtiyacımız yoktu oysa aşk güvensizlerin işiydi unuttuk
sakındığımız yerlerimizden ayrılıklar açıyor zehir zemberek gece kılığında ama korkmuyoruz çünkü biz zeki okumuş yazmış zeki yazanı görmüş yazmayı seçmiş okumaktan usanmış zeki kendini beğenmiş zeki hiçbir şeyi beğenmemiş deneyimli bilgili zeki
çok şey öğrenmiş öğrendiğinden fazlasını öğretmiş zeki korkusuz
ve çocuktuk...
o kadar çok ağlamıştık ki hiç ağlamayacakmış gibi yaşadık
ikimiz birlikte hiç ağlamadık ne güzel
şimdi tanıdık –ki bizim için tanıdık olmayan bir şey kalmadı hayatta- bir yol çatalında elele duruyoruz ikimizde ağlamaklı değiliz ne güzel
ikimiz de hala seni seviyoruz ne güzel
Yılmaz Erdoğan
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
15/9/2009 - Mutlu ve huzurlu olma sebebi sizde de mevcut!
 Bunca zorluk ve sıkıntılarınıza rağmen siz de mutlu ve huzurlu olabilirsiniz. Yeter ki bu yazıyı sonuna kadar okuyun, sahip olanları mutlu kılan şeye sizin de sahip olduğunuzun farkına varın.
Gözleri görmeyen, ayakları yürümeyen kötürüm adamı mutlu kılan varlığın sizde daha fazlasıyla mevcut olduğunu unutmayın! İşte hepimize mutluluk dersi veren kötürüm adamın muhteşem hayat anlayışı! Birlikte okuyoruz: Gözleri yumuk, ayakları çarpık kötürüm adam, yol kenarındaki ağacın gölgesinde ellerini açmış, göremeyen gözlerle boşluğa yönelerek dua ediyor: Ey birçok zengine vermediği nimetleri bana veren Rabb'im, yaprakların, yıldızların sayısınca Sana şükürler olsun! Oradan geçmekte olan İsa aleyhisselam, bu mutlu adama yaklaşıp sorar: Ey Allah'ın kulu, senin üzerinde ne nimetler vardır ki, birçok zengine vermediği nimeti bana veren Rabb'im, diye dua ediyorsun? Kapalı gözlerle sesin geldiği tarafa yönelerek cevap verir kötürüm adam: Rabb'im bana öyle bir kalp vermiştir ki, o kalple O'nu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiştir ki o dille de O'na şükrediyorum. O'nu tanımaktan daha üstün nimet, O'na şükretmekten daha büyük hidayet olur mu? Halbuki, nice zenginler, sıhhatliler var ki, kalbinde O'nu tanıma sevinci, dilinde de O'na şükretme mutluluğu yoktur. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da: Nice zenginlere vermediği hidayet nimetini bana ihsan eden Rabb'ime, yaprakların, yıldızların sayısınca şükür etmekten kendimi alamıyorum!.. Bu cevap üzerine adamın önünde diz çöken İsa aleyhisselam, yumuk gözlerinden sevgi ile öper. Peygamberin dudakları değen gözler anında cam gibi açılır. Şaşıran adam, tebessümle baktığı İsa aleyhisselama: 'Sen, der şu ölüleri diriltip hastalara şifalar veren mucizelerin sahibi İsa Peygamber olmayasın?' 'Belli olmuyor mu?' deyince de; 'Gözlerimden belli oldu ama ayaklarımdan henüz belli değil.' cevabını verir. Bunun üzerine: 'Silkinip kalk bakalım, belki ayaklarından da belli olur.' der. Hemen silkinip kalkan adam ayaklarının da düzeldiğini anlayınca ilk sözü şu olur: Ey Allah'ın Nebisi, izin ver de sahip olduğum şu eşsiz nimetlerin şükrü için hemen şükür secdemi yapayım.' diyerek secdeye kapanır ve der ki: Ey Rabb'im, seni tanıyan bir kalple şükreden bir dil nimetinin şükründen acizken, şimdi Sen bana gören iki tane göz, yürüyen iki tane de ayak ihsan ettin, bu nimetlerin şükrünü nasıl ödeyeceğim şimdi ben?.. Bu sırada toplanan halk, İsa aleyhisselamın elini öpmek ister. Ancak Allah'ın Nebisi der ki: Eli öpülecek insan, sahip olduğu nimetlerin farkına varan şükür secdesindeki şu insandır. Onun elini öpün! Derler ki: O'nu secdeye indiren nimetlere bizler taa doğuştan sahibiz, ama böyle şükür secdesine varacak derecede sevindirici bir nimete sahip olduğumuzun biz hiç farkına varmadık. İsa Nebi'nin muhteşem cevabı şöyle gelir: Düşünen insan, sahip olduğu nimetlerin farkına varır, düşünmeyen insan da kendini o nimetlerden mahrum sanır!.. Kitaplık çapta bir cevap. Ne dersiniz? İsa Nebi'nin kitaplık çaptaki son cümlesi bize de bir şeyler söylüyor mu? "Düşünen insan, sahip olduğu nimetin farkına varır mutluluk duyar, düşünmeyen insan da kendini o nimetten mahrum sanır, mutsuzluk hisseder!." Biz de düşünsek, O'nu tanıyan bir kalple şükreden bir dil nimetine bizim de sahip olduğumuzun farkına varacak, kötürüm adamın duyduğu mutluluk ve huzurun daha fazlasını biz de duyacak mıyız? Öyle ise yazımızın başlığı doğru mudur? "Dikkat: Mutlu ve huzurlu olma sebebi sizde de mevcut!" Ne dersiniz, düşünmeye değer mi?
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
|
Hakkımda
Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür... Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür... Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür... Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür... Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür... Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür... Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür... (Mahatma Gandhi)
Kategoriler
Etiket Bulutu
beklentisine küsmüş çocuklar musibet yasam kader ben aşk suç pişmanlık meçhul tanık sanık tutuk isyan rüyalar sağır monna rosa lambalar yanıyor sarı ölüm istanbul anladım kainat hayat ertelemeler dünya susuyorum sustum sus gözyaşı nefis günah
Arkadaşlarım
Blogcu Yardım hasatvakti
|